Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20100205

Roma İmparatorluğu'nun Yıkılışına Etki Eden Nedenler Ve İmparatorluğun Çöküşü

Blog sahibemizin dönmesiyle banada yol göründü. Bir işe başlayıp yarıda bırakan birisi olarak bu işi bitirebilmekten dolayı mutluluk duyuyorum (Mogol tarihi eksik kaldı). Yaz gibi yeni planlarım olursa geri dönebilirim. Ama benden şimdilik bu kadar. Sağlıcakla kalın.

ROMA İMPARATORLUĞUNUN YIKILIŞINA ETKİ EDEN NEDENLER VE İMPARATORLUĞUN ÇÖKÜŞÜ

İmparatorluğun yıkılmasında iki temel neden vardır. Bunlar; Hıristiyanlık dininin ortaya çıkışı, yayılması ve kavimler göçüdür. Ancak bunlar haricinde yıkılma sürecini tetikleyen başka nedenler de vardır. En başta geleni 1.yy.'da sürekli meydana gelen taht değişiklikleri neticesinde otoritenin zayıflamasıdır. İkincisi ise, ekonomik çöküştür. Yaşanan iç karışıklıklar ve dış saldırılarla nüfus azalmış, tarım ve ticaret alanında ciddi gerilemeler olmuştur. Ayrıca giderek ağırlaşan haksız vergi sistemi ekonomik çöküntüyü derinleştirmiştir. Bu buhranın üzerine gelen kavimler göçü ve Hıristiyanlık dininin ortaya çıkması ve yayılması imparatorluğun çöküşünü hızlandırmıştır.

KAVİMLER GÖÇÜ: Roma'lılar imparatorluk sınırları dışında kalan bütün kavim ve devletleri kısaca barbar olarak tanımlamaktaydı. Bunlar, Germenler, Slavlar, Gotlar ve Hunlar olmak üzere dört ana grupta toplanmaktadır. Roma özellikle 1.yy.'da başta taht kavgaları neticesinde sınır güvenliğini ihlal etmiş ve yer yer topraklarını kaybederek bu kavimlerle iç içe yaşamaya başlamışlardır. Fakat asıl göç 4.yy. Sonlarında Hunların Avrupa'ya yürümesi ile başladı. Hunların önünden kaçan batı Gotları (Vizigotlar), Tuna'yı geçip Balkanlar'a girdiler. Germenlerin bir kolu olan Vandallar ve Süevler Ren nehrini aşarak Galya ve İspanya'ya girdiler. Kavimler göçü olarak adlandırılan bu göç dalgası, Roma İmparatorluğunu 100 yıl kadar sürecek ve içinden çıkılmayacak büyük karışıklıklara itti. Bu karışıklıklar sonucunda Roma önce ikiye ayrıldı ve sonra da Batı Roma İmparatorluğu yıkılarak tarihe karıştı.

HIRİSTİYANLIK DİNİNİN ORTAYA ÇIKIŞI VE ETKİLERİ: Hıristiyanlık dininin kurucusu, Filistin'de ki Nasıra kasabasında imparator Augustus döneminde doğan İsa (Jesus Christus)'dır. İsa, 26 – 30 yaşlarında iken o zamanlar bir Roma eyaleti olan Filistin'de yeni bir din yaymaya başladı. Ancak, kendisine sadece 12 kişi iman etti ki; bunlara Havari denilmektedir. Hıristiyan'lık inancına göre, İsa, Tanrının oğlu ve kendisinden önce gelmiş olan peygamberlerin haber verdiği Mesih'tir. İsa'nın babasız olarak dünyaya gelmesi, hem o dönemde hem de daha sonraki dönemlerde ciddi tartışmalara yol açmıştır. Hıristiyanlar bu durumu açıklamak için İsa'nın “insanlık” ve “tanrılık” olmak üzere iki cevhere sahip olduğuna; baba, oğul ve ruh olmak üzere üçlü bir mahiyeti bulunduğuna karar vermişlerdir. Bununla beraber İsa'nın bu iki cevheri ve mahiyeti üzerindeki tartışmalar devam etmiş ve bu tartışmadan çeşitli Hıristiyan mezhepleri (yorumları) doğmuştur.

Filistin'de bu yeni dini yaymaya başlayan İsa'yı Yahudiler, Kudüs'te ki Roma valisine yeni bir Yahudi devleti kurmaya çalışıyor diye şikayet ettiler. Bundan dolayı İsa, çarmıha gerilerek idam edildi. Hıristiyan inancına göre İsa, çarmıha gerildikten sonra Tanrı tarafından diriltilip göğe yükselmiştir (Transfigurasyon). İslami inanca göre ise İsa, çarmıha gerilmeden önce göğe yükselmiştir.

İsa'dan sonra onun düşüncesini kendisine iman eden havarileri yaymaya başladı. Bunlar içinde özellikle Saint Paul ve Saint Pierre'in Hıristiyanlığın yayılıp kurumsallaşmasında ve İncil'in oluşmasında önemli etkileri oldu. İsa'yı hiç görmeden iman eden Tarsuslu Saint Paul bu dinin Anadolu ve Yunanistan'da yayılmasında önemli rol oynadı. Roma'ya yerleşen Saint Pierre ise, Hıristiyanlığın Roma'da yayılmasında önemli hizmeti oldu. Ancak her ikisi de Roma'lılar tarafından öldürüldü.

Hıristiyanlık I.yy.'dan itibaren özellikle imparatorluğun fakir halkı içinde gizlice yayılmaya başladı. Ancak Roma, bu dine şiddetli bir baskı politikası uyguladı. Tespit edilen Hıristiyanlar arenalarda vahşi hayvanlara yem edildi. İmparatorların eğlence partilerinde vahşice ölüme atıldılar, diri diri yakıldılar. Bilhassa Neron ve Diocletianus zamanında çok ağır işkencelere uğradılar. Bu baskılar yüzünden ilk Hıristiyanlar toplantı ve ibadetlerini gözden uzak mekanlarda veya yer altında inşa ettikleri Katakomp denilen gizli tapınaklarda yaptılar. Roma'nın Hıristiyanlığa şiddetle karşı gelmesinin nedeni ise, elbette bu dinin sahip olduğu özelliklerin, Roma'nın menfaatlerini kurum ve müesseselerini tehdit etmesidir.

Zira bu din, insanların eşitliğini savunduğu, insanlar arasında sosyal statü farklarının yarattığı eşitsizlik üzerine kurulu toplumsal düzen anlayışına karşı çıktığı anlatılıyordu. Rütbe ve statü farkı, milliyet farkı gözetmeden insanların birbirine yardım ve şefkatini istediği düşünülüyordu. Neticede Hıristiyanlık Roma imparatorluğunun dini ve sosyal yapısına aykırıydı. Aykırı olduğu kadar onun sosyal ve hukuki yapısını değiştirmeye de adaydı. Dolayısıyla böyle bir dinin yayılmasıyla Roma'da iç savaşlara yol açmaması imkansızdı.

İMPARATORLUĞUN İKİYE BÖLÜNMESİ VE BATI ROMA İMPARATORLUĞUNUN YIKILMASI

379 – 392 yılları arasında Roma tahtında büyük Theodosios vardı. Ölümünden önce imparatorluğu oğulları arasında paylaştırmıştı. Doğu kısmını Arcadius, batı kısmını ise, Honorius devralmıştı. Bu ayrılıktan sonra batı Roma'nın doğu Roma ile olan bağları giderek zayıfladı ve koptu. Bu yıllar kavimler göçünün etkili olduğu dönemdi. Batı, barbar akınlarına karşı koyamadı ve Galya, İspanya ve Britanya peş peşe imparatorluktan koptu. Son olarak Afrika'da elden çıkınca Batı Roma sadece İtalya yarımadasından ibaret kaldı. Nihayet, Attila'nın elçisi Edoko'nun oğlu Odoakr, son Roma imparatoru Romulus Augustus'u yendi ve Batı Roma tarihe karıştı.


ROMA İMPARATORLUĞUNDA TOPLUM YAPISI

Roma toplumu imparatorluk sürecini doldurduğunda artık Patrici – Pleb ayrımı kalkmıştı. Ancak yurttaşlık kavramı genişlemesine rağmen toplumdaki sosyal tabakalaşmanın ortadan kalkması mümkün olmamıştı. Roma'da kan birliğine dayalı soyluluk ortadan kalkmış ve belirli bir servete sahip kişiler soylu sayılmaya başlanmıştı. Kan bir birliğine dayalı soyluluğun ortadan kalkaması Roma'daki aile yapısının genişleyen Roma topraklarına ve değişen kültürle doğrudan ilgilidir. Roma'da artık o asla geniş aile düzeni ve Patriarkal aile yapılanma yerini birbirinden kopuk çekirdek aile düzenine bırakmıştır.

Sonuç olarak Roma'da artık Agustus döneminde iki temel sosyal tabaka vardı. Bunlardan zengin olanlar yeni asiller Nobiles, daha geniş kısmı oluşturan fakir halka ise Prolotera adı verilmiştir. Bir de bunların haricinde öteden beri asillerin içerisinde yer alan asker sınıfı vardı. Bu soylu sınıfa ise şövalyeler denmektedir.

ROMA ORDUSU: Roma ordusu başlangıçta her vatandaşın maddi durumuna göre atlı ve piyade olmak üzere silahlanan ve herhangi bir ücret almayan basit bir aşiret ordusuydu. Elbette ki bu orduda temel kazanç savaşlarda elde edilen ganimetti. Fakat Cumhuriyet döneminde düzenli birlikler kurulmaya başlandı. Hattı zatında bu düzenli bir imparatorluk meydana getirecektir. Cumhuriyet döneminde başlangıçta ordu her biri 1000 kişilik 3 lejyondan meydana geliyordu. İmparatorluk döneminde ise lejyon sayısı 30'a ulaştığı gibi her lejyondaki asker sayısı 6000'e ulaşmıştır.

Roma Ordusunun en büyük özelliği askerlerinin komutanlarına olan sıkı itaat duygusu idi. Her Roma'lı asker emirlere kesinlikle uymak zorundaydı. Elbette bu Roma'daki aile yapısımdan kaynaklanan (Patriarkal) durumdan ileri geliyordu. Cumhuriyet döneminde consuller ve diktatörler ordu yönetmekle yetkili şahıslardı. Daha sonraki senato üyeleri de lejyon komuta edebildiler. Savaşta yenilen düşman ordusunun veya ele geçirilen şehirlerden elde edilen ganimetlerin bir kısmı devlete bir kısmı da devlete pay ediliyordu. Roma ordu komutanlarının en büyük hayali zaferler kazanıp Roma'da halk ve imparator tarafından bir zafer alayı eşliğinde kkarşılanması idi.

Roma'da donanma başlangıçta Kartaca donanmasının taklidi idi. Fakat buna rağmen bütün Akdeniz'i ele geçirmeyi başardılar. Hatta Hint okyanusu, Atlas okyanusu ve Kızıldeniz'de Roma yelkenlileri görülüyordu.

ROMA'DA DİN: Roma'lının bütün hayatı din ile doludur. Din, Romalı için tanrıların iradesine bağlılık demekti. Bu dinin özelliği de tanrısal kudretlerin her yerde hüküm sürdüğüne olan imandan geliyordu. Romalı doğal olaylarda olduğu kadar insan ve devlet hayatında olan bütün olaylarda tanrısal kudretler görüyordu. Roma'lıya göre bütün insan işleri bu tanrısal kudretlerin hükmü altında idi.

Roma'da ilk zamanlarda tanrısal kudretlerin hiç bir tasvirleri yoktu. (Jupiter, Mars ve Quirinus). Dolayısıyla tapınakları da yoktu. Yine bundan dolayı Roma'da en eski zamanlarda hiç bir Tanrı evlenmesi, Tanrı genolojisi ve mitolojisi yoktu.

Roma'da Tanrıların insan şeklinde düşünülmesi Etrüsk etkisiyle oluşmuştur. Tanrısal şahıslar, Etrüsk ve Hellen Tanrı şekillerinden alındıkları için, yalnızca onların insan kılığına girmesiyle kalmadı: Hellen mitolojisi ve Tanrıları da beraber girdiler ve Roma Tanrılarıyla birleştiler. Şimdi eski üçlerden, şahsi olarak düşünülen yeni bir Tanrı triası meydana geldi. (Göklerin hakimi Jüpiter, karısı Juno ve kızları akıl ve zeka tanrıçası Minerva). Şimdi artık insan şeklindeki bu Tanrıların bronzdan veya pişmiş topraktan (Terra Cotta) tasvirleri, heykelleri yapılmaya başlandı. Tanrıların yeryüzünde oturmaları içinde mabetler inşa edilmeye başlandı.

ROMALININ DİNDARLIĞI: Roma'lının dindarlığı dış etkenlere rağmen dini düşüncelerini özünden değiştirecek kadar kudret gösterememiştir. Roma'lı her tarafta tanrısal kudretler sezdiğinden dolayı bunların yakınlığını kazanmak uğurunda her şeyi yapmaya hazırdı. Hatta Roma'lı Tanrılara olan ibadette bir çok kavimden daha ileriydi. Fakat bu ibadet karşılıksız yapılan bir ibadet değildi. Roma'lı yaptığı ibadette, sunakta sunduğu kurbanlara, mezbahta yaktığı şeylere, astığı ve koyduğu adak eşyalarına, her türlü dini bayram ve şenliklere tanrılardan bir karşılık bekliyordu. Bu da kendisini himaye ve yardım etmeleri içindi. Roma'lının herhangi bir ihmali tanrıları kızdırabilir ve her türlü fenalığı yapabilirdi. Sonuçta Roma dini tanrılarla insanlar arasında adeta karşılıklı işlere dayanan, şartlı (veriyorum ki versin) bir bağlılık idi. Bu ise, bu dinin kalp işi olmaktan ziyade akıl işi olduğunu göstermektedir.

Eski Roma'lılar tıpkı Eski Hellenler gibi Tanrıların şerefine yapılacak bazı gösterilerle onların hiddetlerinin azalacağına ve kendilerine yardım edeceklerine inanırlardı. Bu oyunların en önemlisi Circus oyunları (Harp arabası yarışları, koşular, güreşler) idi. Fakat bu oyunlar cumhuriyetin sonlarına doğru dini karekterlerini kaybederek vahşice şekiller almıştır.(Gladyatörler). Bundan başka tohum ekimi için aralık ayında yapılan Saturnalia şenlikleri vardı ki; buna bütün halk (Köleler bile) katılırdı. Bunlar Avrupa'nın Noel bayramlarında ve karnavallarında hala yaşamaktadır.

Sonuçta; Roma'da din anlayışı kalp işi olmaktan ziyade akıl işi bir anlayışa sahip olduğu için, doğunun sahip olduğu mitolojik özelliklere karşı bir eğilim yoktu. Daha ziyade şekilci idi. Fakat Roma'lı her şeyden önce, eski batı dünyasında tanrılara bağlılık demek olan din mefhumunu yaratmıştı. Bunun neticesinde de, dinin buyurduklarını yerine getirmek olan zühd ve takva (günahtan sakınma) mefhumunu yaratmıştır.

Roma'da Yayılma Politikası Serüveni ve İmparatorluk


ROMA'NIN YAYILMASI

Roma, Kartaca zaferinden sonra konumu gereği Adriyatik Denizi ile ilgilenmek durumundaydı. Ayrıca İllirya kralı Argon'un Akdeniz'deki korsanlık faaliyetlerini bir devlet politikası haline getirmesi Roma'nın bu bölgeye egemenlik kurmasına neden olacaktı. Roma İllirya kıyılarına çıkarak Argon'u mağlup etti. (M.Ö.229). Bu Roma'nın balkan bölgesine sıçraması demekti. Roma'nın İllirya kıyılarında görülmesi Makedonya krallığını rahatsız etmişti. Zira Makedonya kralı V.Philip İskender'in büyük imparatorluğunu yeniden canlandırmak istiyordu. Kısacası Roma ile Makedonya'nın karşılaşması kaçınılmazdı. Makedonya krallığı ile yapılan ilk savaş, aslında daha önce II. Kartaca savaşı esnasında yaşanmıştı. M.Ö.218'de II.Kartaca savaşı sırasında Hannibal Makedonya topraklarına sığındığında Roma Makedonya üzerine yürümüştü ve 10 yıl kadar Makedon topraklarında savaşlar olmuştu. Ancak bu savaşlardan bir sonuç çıkmamıştı. Şimdi Roma'nın bu yarım kalan hesabı tamamlanacaktı. Savaşın bahanesi ise Makedonya krallığının Suriye'deki Selevkos krallığı ile anlaşarak Mısır ve Bergama krallıklarına saldırmaları olmuştur. II.Makedonya savaşı olarak bilinen (M.Ö.200 – 197) bu savaş Tempe Anlaşması ile sonuçlanmıştır. Anlaşma Kartaca Anlaşmasının bir benzeri idi. Yani Makedonya büyük ölçüde bağımsızlığını kaybediyordu. Fakat daha sonra Makedonlar yeniden isyan ederek ve M.Ö.171'de Pidna Savaşında, Romalılara yeniliyor ve toprakları dört parçaya bölünüyordu. Makedonya'nın ele geçmesi ile birlikte Roma için Doğunun kapılarının açılması sağlanıyordu.


SELEVKOS KRALLIĞININ VE ANADOLU'NUN ROMA'YA BAĞLANMASI


Aslen Hellen kökenli olan Suriye'deki Selevkos Krallığı Roma'nın hem Kartaca ile hem de Makedonya ile yapılan savaşları fırsat bilerek önce Anadolu'nun büyük bir kısmını sonra da Ege adalarını alarak boğazlara ve Yunanistan'a göz dikilmiştir. Amacı Hellen krallıklarını birleştirmekti. Ancak Rodos ve Bergama krallıkları Selevkos kralı III. Antonos'a direnmeleri ve Roma'dan yardım talep etmeleri Roma'nın aradığı bahaneyi bulmasını sağladı. Yani Roma ordusu ile Selevkos Krallığı Termopil'de M.Ö.192 senesinde karşılaştı. Roma bu savaşta Selevkos krallığını mağlup etti. Selevkos kralı Anadolu'ya kaçtı. Ancak Roma ordusu kralı takip ederek Manisa'da bir kez daha kralın tebaasını mağlup etti. Böylece Roma Anadolu'ya ayak basmış olduğu gibi Selevkos krallığını da bertaraf etmişti. Selevkos krallığı 150 yıl kadar daha yaşamış ancak M.Ö.64'te tamamen Roma'ya bağlandı.

Selevkos krallığı ile yapılan savaşların bir sonucu olarak Anadolu'ya giren Roma buradaki Hellenistik devletlerle olan ilişkilerine yeni bir biçim verdi. Bunların bir kısmını Roma'ya bağlarken bir kısmını da bağımsızlık hakkı tanıdı. Fakat bu krallıklardan Pontus krallığı bir müddet direnişini sürdürdü. Pontus Kralı Mitradat kuzeybatı Anadolu Roma birliklerine saldırmak cesaretini gösterdi. Hatta bir ara başarılıda oldu. Yunanistan bölgesine kadar ilerlemeyi başardı. Fakat Roma ordusuna yenilmekten kurtulamadı. Böylece Roma'nın Anadolu'daki hakimiyetini perçinleştirdi.


İMPARATORLUĞA DOĞRU

Roma'nın savaşlarda kazandığı zaferler ve gücünün artması kente çok büyük bir miktarda servet getirmiştir. Fetihler her şeyden önce Roma'nın hayat tarzını değiştirdi. Özellikle Hellenistik dünyanın fethi ve bu dünya ile iktisadi ilişkilerin yoğunlaşması Roma'lıları yalnızca iktisadi alanda değil aynı zamanda kültürel ve dini alanda da çok etkiledi. Gerek Yunan esirler gerekse tüccarlar vasıtasıyla Roma Hellenistik kültür ve yaşayışla tanıştı.

Eskiden sade yaşayıp giyinen Roma'lılar şimdi son derece süslü ve pahalı giysiler giyiyor, evlerini gösterişli ve güzel eşyalarla donatıyorlar, ziyafet ve eğlenceler düzenliyorlardı. Din alanındaki etkilenme zaten daha önce de vardı. Yunan tanrılarının çoğu benimsenmişti. Bilim ve felsefedeki etkilenme daha da belirgindi. Kitap, felsefe, tiyatro gibi konulardan çok uzak olan Roma'lılar bilim felsefe, bilim adamı ve filozoflarla tanışıp felsefe ve edebiyata merak saldılar.

Yunanca öğrenmek moda olduğu gibi Yunanca eserlerin Latince'ye tercüme edilmesiylede Latin edebiyatı dönemi başladı. Ayrıca heykel, değerli eşya gibi sanat ürünlerinin Roma'ya taşınmasıyla sanata olan ilgi arttı ve zamanla Roma'da mimar ve heykeltraşlar yetişmeye başladı. Eğitimci kadronun hemen tamamının Yunan kökenli olması bilimsel düşünce ve felsefe çizgisinin Yunan etkisinde olmasına neden oldu.

Fakat Roma'ya akan bu zenginliğin Roma'lıların gelenek ve ahlaklarında olumsuz etkileride oldu. Zenginler lüks ve gösteriş yarışına girişirken sıradan Roma'lılarda eğlenceye düşkünlük gösterdiler. Halkın bu eğilimini tatmin etmek için tiyatrolar, arenalar ve sirkler yapıldı. Fakat en önemlisi krallık döneminin o gelenek ve göreneklerine bağlı aile düzeni bozulmaya başladı. Dolayısıyla Roma toplumunda bir yozlaşma meydana geldi. Zenginler idari mekanizmada yer almak istiyor, Senatoda ise soy esasının baki kalmasında diretiyordu. Şimdi patrici-pleb çatışmasının yanında Senatörlerle zengin tüccarlar arasında sürtüşmeler başlamıştı. Bunun haricinde askere giden çiftçiler ya savaşlarda ölüyor ya da gittikleri uzak bölgelerde yaşamak zorunda kalıyorlardı. Bu durum Roma ekonomisini derinden sarsıyordu. Toprakları boşaltan çiftçiler (ekim yapamayanlar) şehirlere akın ediyorlar zenginlerde bu boşalan toprakları ucuz fiyatlarla alarak büyük malikaneler yapıyorlardı. Böylece Roma'da devlet içinde devletçikler ortaya çıkıyordu. Açıkçası sosyal, ekonomik idari alanda büyük olumsuzluklar söz konusu idi (Bana şu yaşadığımız günleri hatırlatıyor). Halk bütün olarak iyi yönlerini kaybetmeye başladı. Roma'nın bir denizaşırı ülke haline gelmesi büyük çoğunluğu çiftçilerden oluşan ordunun uzun seferlere çıkması ve dolayısıyla aile babalarının köylerine veya çiftliklerine dönmesini engellemiştir. Askerlerin binlercesi ya savaşlarda ölüyor ya da gittikleri yerlerde kalıyorlardı.Bu durum Roma toplumunun çekirdeği olan aile yapısını bozdu. Ailede olan bu çözülme doğrudan Roma ekonomisine yansıdı. Bir yanda aşırı zenginler bir yanda toprağını ekemeyen fakir çiftçiler yan yana geldi. Roma'da nüfus hızla arttı. Niteliksiz köylüler ya ufak tefek işlerle uğraşıyorlardı, ya oylarını satıyorlar yada hırsızlık yaparak geçinmeye çalışıyorlardı. Zenginler ise geniş toprakları çok ucuz fiyatlara alarak buralarda büyük malikaneler inşa ediyorlardı.


İÇ SAVAŞLAR


Roma 1 yıl süre ile yetkili idareciler seçme sistemine bağlıydı. (Consuller). Roma'da consullük yapmış kimselerin daha sonra gidip bir süre için bir eyalet yönetme adeti doğdu. Ancak bu süre eyalet valilerinin halkı tanımasına yetmiyordu. Her şeyden önce bütün bürokrasilerde zengin olma hedefleri vardı. Eyalet valileri ve yargıçlar sürekli olarak rüşvet alıyorlar halkın geçim problemleriyle ilgilenmiyorlardı. Kısacası Roma'daki mevcut sistem deniz aşırı bir ülke için yetmemeye başlamıştı. Yeni bir sistemin kurulması Roma'da şahısların ve şahıslara bağlı girişimleri ön plana çıkararak kendi aralarında şiddetli ve kanlı çarpışmaların gerçekleştiği uzun bir yoldan geçmesi ile başladı.
*İlk hareket Tiberius ve Garius Gracchus kardeşlerle oldu. Tiberius'un amacı toprak reformu yaparak çiftçiliği canlandırmak, Gracchus ise İtalya'nın müttefiklerine Roma vatandaşlığı hakkını tanımak ve Senatus'un yetkilerini sınırlandırmaktı. Bu düşünceler iyi niyetli olmasına rağmen kesin bir başarısızlıkla sonuçlanmıştı ve her ikiside öldürüldü.* Bu iki kardeşin başarısızlıklarının nedeni kendilerinin bir ordu tarafından desteklenmemesidir. Dolayısıyla Roma'da ancak askeri kuvvetle bir sonuca gidilebileceği belli oldu ve bu dersi uygulamaya hazır kimseler ortaya çıkmaya başladı.
Bu adamlardan ilkinin adı Marius idi. Kendisi Roma ordusunu dört kez ard arda yenen Germen kabilelere karşı yapmış olduğu mücadeleleri ve zaferleriyle tanınır. Marius tam 6 kez consüllüğe seçilerek kendini sevdirmeyi başarmıştı. Marius artık Roma'da her şeye gücü yeten bir kimse olmuştur. Marius bu gücünü Senatoya saldırarak kullanacaktı. Roma bir anda ayaklanmalar, cinayetler ve karışıklıklarla sarsılmaya başladı.Marius ve taraftarlarının karşısına Sulla adındaki başka bir askeri önder çıktı. Sulla Asya'da ün kazanmış bir komutandı. M.Ö.83'te ordusunu İtalya'ya çıkararak Marius ve taraftarlarına karşı amansız bir mücadele başlattı. Roma'da hiç unutulmayacak dehşet verici olaylar yaşandı. 5000 kişi öldürüldü. Bir çok insan kaçtı ve mallarına el konuldu. Sulla daha sonra Senatus'un yetkilerini arttıran bazı kanunlar çıkardı. Ancak ölümünden sonra kurmuş olduğu düzen hemen yıkıldı. Roma'da birbirini izleyen iç savaşlar birbiri arkasına çıkmaya başladı.


SULLA:
Tarihin tanıdığı en korkunç komutanlardan biridir. Girişmiş olduğu bir çok savaşta sivil halka kadar herkesi kılıçtan geçirmiştir. Savaşlarda gösterdiği başarılardan dolayı Sulla, Consul seçilmiştir. Bu esnada Roma'nın içinde bulunduğu iç karışıklıklardan faydalanmak isteyen Pontus kralı Mitradat Anadolu'daki Roma egemenliğe karşı savaş açmış ve kısa sürede Ege bölgeside dahil olmak üzere başarılar göstermiştir. Fakat Roma zengin kaynakları olan bu bölgeden vazgeçmesi söz konusu değildi. Sulla'nın başını çektiği ordu Mitradat'a karşı başarı sağlamış Ege ve Anadolu yeniden Roma'ya bağlanmıştı. Fakat bu esnada Marius senatus' a saldırarak yönetimi zorla ele geçirmişti. Sulla Anadolu seferinden sonra Roma'ya çıkarak bütün Marius taraftarlarını kılıçtan geçirmiştir. Sulla artık rakipsizdi ve diktatörlüğünü ilan etmişti. (M.Ö.82). Kornelia Kanunları olarak bilinen bir dizi reforma Senatus'u yeniden eski güçlü konumuna kavuştururken Tribunluk ve Censorluk makamını etkisizleştirdi ve böylece aristokrasiyi hakim kıldı. Diğer taraftan Etruria bölgesine kendi birliklerinden oluşan 12.000 asker yerleştirerek yönetimi sağlama aldı.

Daha sonra Roma tarihinde ordularının yardımıyla yükselen Pompeyus, Crassus ve Caesar'ı görüyoruz. Fakat Caesar giderek ön plana çıktı ve politikada olağan üstü bir başarı göstererek, Roma'nın geçmişinde unutulmaz bir idareci olarak tanındı. Başlangıçta Pompeyus ile hareket eden Caesar bir müddet sonra onu bertaraf ederek yönetimde tek başına kaldı. Asya, Yunanistan, Afrika, İspanya'da büyük askeri başarılar elde eden Caesar ününe ün kattı.

POMPEYUS: Sulla'nın ölümünden sonra Pompeyus iktidarı ele geçirir. Kendisi Crassus ile birlikte tarihte Spartacus ayaklanması olarak bilinen (M.Ö.73 – 71) isyanı bastırmakla ün kazandı. Bu başarıları üzerine Consul seçildi. Consüllüğü döneminde Akdeniz'de tehlikeli bir hal almış olan korsanları temizledi ve Akdeniz'de yeniden Roma hakimiyetini kurdu. Suriye – Filistin ve Selevkos krallığına son verdi. Onun döneminde Sulla zamanında kurulmuş olan düzen hızla sona erdi. Yönetim ve kurumlarını Tribunlar, Consüller ve ordu komutanlar aldı. Kurumlardan rüşvet ve entrika sıradanlaşmıştı. Pompeyus ve Crassus servetlerine servet kattı.

CAESAR: Neticede Roma'da hitabet ordu komutanlarının savaşlarda ün kazanması ve Roma'ya dönüp egemenlik iddiasında buluması geleneği ile birleşmiş bulunuyordu. Böylelikle Roma kolonilerine birbiri ardına bir çok eyaletler eklendi. Roma hakimiyeti Ligurya (Güney Galya) Roma egemenliğine girdi. Caesar Galya'da geçirdiği 9 yıl zarfında bu ülkenin Manş denizi ve Atlas okyanusu kıyılarına kadar geri kalan bölümünü ele geçirdi ve Roma'nın sınırlarını Ren nehrine kadar genişletti. Britanya'ya geçerek adanın güneyindeki kavimlerle savaştı. Doğuda son Bergama kralı ülkesini Roma'ya vasiyet etti. Böylece Roma Anadolu'daki ilk eyaletini kurdu. Hemen sonra Pontus ve Ermeni krallıkları ile savaşlar yapıldı. Yapılan savaşlar neticesinde Suriye – Filistinde'nin güney bölümünü Kilikya ve Bitinya Roma'lıların eline geçti. Böylece Roma'lılar İskenderin Doğu İmparatorluğunu gerek eyalet gerekse müttefikler sıfatıyla Fırat nehrine kadar elde etmiş oldu.

Fakat bütün bu fetihler cumhuriyeti kurtaramadı. Bu fetihler, bu zaferler Roma'lıların değil ordu komutanlarının ve ordularının başarısıydı. Caesar Roma'da yönetimi tek başına ele aldığı sırada durum pek iç açıcı değildi. Bir kere eyaletler barışa özlem duyuyordu. Roma'da endişe ve karışıklıklar devam ediyordu. Kısacası Roma halkı ve fetihlerle yeni katılan topraklar da yaşayan insanlar diken üzerindeydi. Senato ancak bencillikleriyle ilgileniyordu.(Senato üye sayısı Caesar'la 900'e çıktı.). Caesar 15 Mart 44'te bir suikast sonucu öldürüldü. Caesar'ın eski başarılarından farklı olarak siyasal alanda elde ettiği başlıca iki başarısı vardı:

1* Senatoya kendini diktatör tayin ettirerek iyi bir yönetim sağlamak için tek bir adamın sürekli olarak yönetimi elinde tutması gerektiği kanısını ortaya koyması ve zamanın şartlarını en iyi şekilde değerlendirmesi.

2*
Elindeki yetkiyi hiç bir şekilde particilik amacı için kullanmaması, hiç kimseye özel bir hoşgörü göstermemesi, bütün partilere eşit davranması ve het türlü insandan kendisine yandaş kazanmaya çalışması, bunların yanında ordu, donanma, maliye ve hukuk alanında reformlar yapması .

Caesar hiç şüphesiz özel bir adamdı. Özel olduğu kadar çelişkilerle doluydu. Bazen çok merhametli bazende son derece zalimdi. M.Ö. 60'ta Pompeyus, Caesar ve Crassus ile birlikte “Triumviratus” u kurmuştu. Caesar ününü daha çok Galya'daki mücadelelerinden almıştır. M.Ö.59'tan M.Ö.51'e kadar Galya'da acımasız savaşlar yaptı. Roma'ya döndüğünde çok güçlü idi. Cumhuriyet rejimi artık istekleri karşılamıyordu. M.Ö.48'de Pompeyus'u bertaraf etti. Crassus zaten daha önce Harran'da Partlarla yapılan savaşta ölmüştü. Caesar ardından Roma'da baş rahip demek olan “Pontifex Maximus” ünvanını almıştı. Ayrıca emrinde sadık lejyonlar bulunmaktaydı. İşte bu şartlar altında M.Ö.46'da Caesar önce 10 yıllığına daha sonra da ömür boyu diktatör tayin edildi. Özellikle Caesar konumunun çok sağlam olduğunu düşünüyordu. Durumun herkes tarafından kabul edildiğini sandı. Ancak senatörleri hesaba katmamıştı. Bu nedenle siyasi rakiplerini ortadan kaldırmayı düşünmemişti. Caesar'ın diktatörlük anlayışı ve uygulamaları zamanla senato üyelerinin tepkisini çekmişti. Fakat Caesar bunların hiç birini dikkate almamıştı.Caesar'ın öldürülmesinden sonra ülkede 14 yıl devam eden sürekli karşıklık ve iç savaşlarla dolu bir dönem başladı. Bu savaş cumhuriyetin bir çırpınışı idi. Her yere bir endişe hakim idi. M.Ö.44 yılı consüllükleri Caesar'la birlikte olan Antonius paylaşıyordu. Bu arada Antonius diktatörlüğü kaldırmıştı. Suikastı hazırlayan Brütüs ve Cassius ise Roma dışına kaçmışlardı. Bu esnada Caesar'ın yeğeni ve evlatlığı olan Oktavianus Roma'ya gelmişti. Antonius, Oktavianus'un Roma'ya gelmesinden çok rahatsız olmuştu. Çünkü Oktavianus'un Caesar'ın veliahtı olduğu iddia ediliyordu. Fakat bir müddet sonra Oktavianus, Antonius ve Lepidus II.Triumvirlik'i kurdular. Bu birlik (M.Ö.44 – 37) senesine kadar devam etti. Yeni yönetimin ilk icraatı Caesar'ın intikamını almak oldu. Brütüs ve Cassius lehine çalışan her kim varsa bir listeye isimleri yazıldı. Bu isimlerin sahipleri idam edildi. Brütüs ve Cassius ise küçük bir ordu ile birlikte doğu Makedonya topraklarında yakalandılar. Yapılan savaşta her ikiside öldürüldü. (Philippi Savaşı). Daha sonra Oktavianus ile Antonius'un arası bir kez daha bozuldu. Oktavianus Roma halkını ve senato üyelerini o sıralarda Mısır'da Kleopatra'nın yanında bulunan Antonius'a karşı kışkırttı. Senatüs Antonius ve Mısır'a savaş açtı. M.Ö.31'de Adriyatik denizinin kıyısındaki Aktium önlerinde yapılan bir savaşta (Aktium Savaşı) Oktavianus, Antonius'u bertaraf etti ve Antonius Klopatrayla birlikte İskenderiye'ye kaçtı. Ancak Oktavianus işi yarım bırakmadı ve onunla birlikte olan Kleopatra'yı Mısır'a kadar takip etti. İskenderiye'de Kleopatra'nın sarayında yapılan küçük vuruşmada Antonius öldürüldü.

Kleopatra'nın, Oktavianus ile anlaşma çabaları sonuç vermeyince Klopatra intihar etti. Kleopatra'nın Caesar'dan ve Antonius'tan olan bütün oğulları da öldürüldü. Böylece tarihin Augustus ismiyle tanıdığı Oktavianus, Caesar'ın bıraktığı işi devraldı. Oktavianus M.Ö.29'da Roma'ya döndüğü Roma'ya döndüğünde Akdeniz dünyasının tek hakimi idi.

Bütün rakiplerini ortadan kaldıran Oktavianus Senatoya saygı gösterdi. Dünyaya barış dolu mesajlar verdi. Senato ona saygıdeğer anlamına gelen Augustus adını verdi. Oktavianus o günden sonra bu adla anıldı. Augustus zor kullanmadan bütün yetkileri eline aldı. Böylece İmparatorluk kurulmuş oldu.(M.Ö.27)

Augustus askerlik alanında gösteriş yapmadan hoşlanmıyor ve dünyanın en çok barışa ve iyi bir düzene ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. İstediklerini zorla yapmaya çalışmadı. Ancak hiç bir işini yarım bırakmadı. Sosyal alanda göstermiş olduğu başarılar ve fakir halka dağıtmış olduğu yiyecek ve toprak onun halk tarafından oldukça sevilmesine neden oldu. Roma'yı güzelleştirdi. Sanatçıları, filozofları ve bilim adamlarını korudu. Ülkesinin her tarafında kendi adıyla kendi adıyla anılan tapınaklar yaptırdı. Bu tapınaklardan biri de Ankyra'dadır. Tapınağın duvarlarında imparatorluğun son yıllarına dair yapmış olduğu faaliyetler kazılmıştır. Fakat Augustus'un en önemli icraatı idari alanda yeni bir sistem kurması ve bu sistemin uzun yıllar başarıyla devam etmiş olmasıdır.

Augustus'un yönetim sistemi cumhuriyet ile krallık rejiminin güçlü bir şekilde birleşmesinden ortaya çıkmıştır. Agrippa ve Maakenas adında iki başbakana sahip olmasıda onun için önemli bir şanstı. Bu şahıslardan biri askeri diğeri siyasi işlerde üstün yetenek sahibi idiler. İkiside sadakatle ona hizmet ettiler. Ancak Roma'nın gücü bütünüyle kendisine bağlanmış durumdaydı. Böylelikle Senatüs ve yüksek yöneticilerin yetkileri pek azalmış oluyordu. Dış görünüşe göre cumhuriyet sistemi hala sürüyordu. Meclis yöneticileri seçiyordu. Fakat gerçekte hiç kimse imparatorun onayı olmadan seçilemiyordu. Senatus tartışmalar yapıyordu. Ancak nihai kararı imparator veriyordu. Yüksek yöneticiler iş başında bulunuyordu. Ama son kararı imparator veriyordu. Diğer taraftan Augustus kendisinin ölümünden sonra kimin iş başına geleceğini belirtmiyor ve işlerin tekrar bir gün Senatus'e verileceğine işaret ediyordu. Bu yüzden Oktavianus Princeps(I.Vatandaşlık) ünvanı almıştı ve asla bir imparator olarak anılmak istemiyordu. Yani sistem İmparator ile Senatus arasında bir ortaklıktı.

Augustus dönemi Roma'nın altın çağlarından birisidir. Onun bu zamanda barışçıl politika izlemesi nedeniyle Roma ve İtalya'da süren kanlı iç savaşlar sona ermiş ve halkın refah seviyesinde yükselmiştir. Pek çok reform yapmıştır. Mesela kuvvetli bir polis teşkilatı kurarak iç savaşlar esnasında ortaya çıkan çeteleri ortadan kaldırmıştır. Posta teşkilatı kurmuştur. İletişimin daha rahat sağlanması için yeni yollar yapmıştır. İlimde ve edebiyatta büyük gelişmeler sağlanmıştır. Büyük paralar harcayarak büyük binalar yaptırmıştır. İnşa edilen su kemerleri, forumlar, yollar, köprüler, tapınaklar ve diğer idari yapılarla İtalya ve eyaletlerinde genel bir kalkınma sağlanmıştır. Roma'yı tuğla yığını olarak bulduğunu ancak onu mermer kent olarak bıraktığını söylemiştir ki bunda çok haklıdır. Diğer taraftan şehirlerde düzenlenen çeşitli spor müsabakaları, eğlenceler, av partileri, gladyatör dövüşleri ile halkın ruh halinin iyileştirilmesi sağlanmıştır.

Roma'nın genişlediği,iyi yönetildiği ve huzur bulduğu bu dönem çoğunlukla Roma İmparatorluğunun altın çağı olarak kabul edilir. O dönem edebiyatını tanımlamak için “Augustus Dönemi” terimi kullanılır. Bu dönemde Vircil, Horatius ve Ovidus gibi şairler ile tarihçi Titus Livius yaşamıştır.

Augustus Ren ve Tuna nehrinin yataklarını sınır olmasını kararlaştırmıştır. Bir defasında Ren nehrini geçmeyi denediyse de M.Ö.9'da Germenler tarafından ağır bir mağlubiyet aldı. Sınırlar konusunda izlediği politika tedbirli bir politika idi. Nitekim kendisinden sonra gelen imparatorlarda bu sınırları korumayı amaç edinmiştir.

Augustus 14'te öldü. Augustus'tan sonra Julia soyundan gelme dört imparator başa geçti. Bunlardan en sonuncusu ve en tanınmışı Neron idi. 37 – 68 yılları arasında saltanat süren Neron aslında ilk yıllarında son derece başarılı ve ölçülü idi. Üstelik halkın da büyük sevgisini kazanmıştı. Ama ilerleyen yıllarda psikolojik bir rahatsızlığı başladı ve zamanla arttı. Zalim ve zevk düşkünü bir adam oldu. Neron özellikle Hıristiyanlara yaptığı zulümlerle tanınır. Kendisine yapılan bir isyandan kurtulmak için Roma'dan kaçtı ve intihar etti. Başkent Roma'da 64 yılında çıkan ve çok sayıda Hristiyan'ın ölümüne neden olan yangını Neron'un çıkarttığı ve bu sırada Neron'un lir çaldığı iddia edilir. Augustus sülalesi zamanında Roma Hindistan gibi uzak ülkelerle ticaret yapabilecek kadar iletişim ve ulaşım ağı kurmuştu. Roma uzun yıllar bu sülale zamanında yapılan alt yapı çalışmaları sayesinde yaşadı. Neron'un ölümü ile Augustus sülalesi sona erdi. Roma'da bu yıllardan sonra birden bire iç karışıklıklar ortaya çıktı ve imparatorluk makamı ordu komutanlarının birbiri ardına yaptığı darbelerle belirlendi. Öyleki 68 – 69 yılları arasında yani bir yıl içerisinde dört imparatorlar sırayla tahta geçti. Bunlardan en sonuncusu Vespesianus ağır vergiler koyarak bir takım sosyal reformlar ortaya atarak gidişatı düzeltmeye çalışmışsa da halk üzerinde kurduğu bu baskı bir sonuç vermedi. Ancak mali açıdan bir hareketi gerçekleştirdi. Neron'un adı daha sonra Piromani diye anılır oldu. Neron Augustus idaresinin son imparatoruydu.Kendisinden sonra imparator olan oğlu Domitianus'un da terör estiren politikaları bir sonuç vermedi. Domitianus'un bir suikastle öldürülmesinden sonra Roma'da artık yeni bir hanedan imparatorluğun başına geçti. Antoninler sülalesi olarak bilinen bu dönemde (98 – 193) Roma yayılma politikasından vazgeçip sınırlarını güçlendirmeye ve eyaletlerde garnizonlar kurmaya başladı. Kısacası Antoninler sülalesi imparatorları kendilerini tamamen iç meselelere vermişlerdi. Ancak bu yıllar düşman akınlarının başladığı yıllardı ve bu yüzden Roma sosyal krizlerin önüne geçemedi. Daha sonra Roma tahtında Severius sülalesi imparatorlarını görmekteyiz. (193 – 235). Bunlardan sonuncusu olan Septimus Severius, en ünlü imparatorlardan biridir. Severius'un ünü yönetimi alt kadrolara vermekten vermekten kaynaklanır. Ayrıca yapmış olduğu toprak reformları ile gelir – gider dağılımı ayarlamasıyla Roma'da sosyal adaleti sağlamaya çalışmıştır. Ancak Roma aristokrasisini kıramamış ve Roma'da ekonomik ve sosyal sıkıntılar devam etmiştir. Kendisinin ölümünden sonra sekiz imparator tahta geçmiştir. Bunlardan sonuncusu olan Comodüs'ün hakimiyetinden sonra Roma yaklaşık 1 asır kadar karışıklıklar içerisinde kalmıştır. Dağılma noktasına gelen Roma'yı Tuna boylarında Roma ordusunda büyük görevler yapmış olan İllirya'lı komutanlar kurtarmışlardır. 270 – 285 yılları arasında İmparatorluğun başında bulunan İllirya'lı komutanlar ülkeyi tehtid eden iç isyanları ve barbar saldırılarını durdurmayı başararak devletin birliğini yeniden sağladılar. 284 senesinde bu şartlarda imparator olan Diocletianus ülkedeki birlik ve beraberliğin devamı ve sık sık ortaya çıkan isyanları bastırmak için sonsuz bir çaba harcadı. Diocletianus zamanında Roma'da her ne kadar sükunet hakim olsa da kendi isteği ile tahttan ayrıldıktan sonra Roma yeniden iç savaşlara sahne oldu. 308 senesinde ise taht mücadesi yapan altı imparator vardı. Bunlardan Costantinus (324 – 337) bütün rakiplerini bertaraf ederek Roma imparatoru oldu.

20100204

İt Ürür, Kervan Yürür

Bikaç gündür mail adresime taciz mesajları gelmekte. Hiç açmayacaktım konusunu, ancak, gördüm ki bu umumhanecilere buradan cevabımı vermeden olmayacak. Suç unsuru oluşturacak mesajlar çekmeyecek kadar zeki olan bu güruha haddini bildirmesinide iyi biliriz.

Efendim yine söyleyeyim ki sizleri böyle basit ve kişisel gibi duran bir problemle meşgul etmek istemezdim, ancak, cevap hakkımı kullanmazsam gerisinin geleceği yönünde endişelerim var.Yazdığım yazıların altına yorum bırakıp, bırakmadıklarını bilmiyorum. Belki de küfürlü yorum bırakmışlardır ve blog sahibi tarafından yayınlanmasına izin verilmemiştir. Ama ben yinede buradan cevabımı yazayım ki kendimi ifade edebileyim.

Gelen mesajlarda faşist, ırkçı, atsızcı, osmanlıcı, yobaz vs. gibi ithamlara maruz bırakıldım. Sebebi ise Etrüskleri, Türklerin ön atası kabul edip, yine bu sebeple Türkleri Roma'ya ve Anadolu'ya bağlamam.

Öncelikle söylemeliyim ki, baştan beri çok hassas davrandığım yazılarımda sürekli olarak 'tarihe ideolojik olarak bakmamak' gerektiğini vurgulamama rağmen, yazıları ısrarla ideolojik bir çerçevede değerlendirip, insanları bazı şeylerle itham etmek bilimsellik ve ahlaka aykırıdır.

Etrüsk konusuna gelirsek, söylediğim gibi bu konu bilimsellik arz eden, tarih ve siyaset açısından olağanüstü önemli bir konudur. Merak edenler en son Bodrum'da bu konu hakkında sempozyum veren dünyaca ünlü bilim adamlarının konu hakkındaki söyleşisini ve makalelerini okuyabilir. Bu konuya meraklıysanız herşeyden önce Kazım Mirşan ve Haluk Tarcan'ın Ön Türkler ile ilgili makale ve kitaplarınıda önelebilirim. Yani demek istediğim, bu işin yobazlıkla, Türkçülükle, faşizmle bir alakası yok ve tamamen bilimsel bir konu. Bende olaya başından beri bilimsel yaklaşmaya çalışıyorum. Bu konuların açığa çıkması (ki çıktı) Dünya tarihinin yeniden yazılması anlamına gelmektedir. Ancak, ne şimdiye kadar bizim tarih kurumumuz ne de Batı tarihçiliğinin işlerine gelmediğinden ve siyasi hegemonyaların altında bir tarihçilik anlayışıyla konuya yaklaştıklarından dolayı gerçekler tarih sayfalarına geçemiyor. Ve Türkler 1071 Malazgirt zaferiyle anadoluya girmiştir yalanı da devam ediyor. Göz göre göre Sevr politikaları uygulanıyor ve kimse sesini çıkaramıyor. Atatürk'ün, Anadolu en az 7000 senedir Türk yurdu derken aslında neyi vurguladığını anlamalıyız. Ki aslında 15000 yıldır Türk olduğu Asya'da ki kaya yazıtlarından ortaya çıktı. Bir nevi yazı'nın kökeni bulunmuş oldu. Biz tarihi gerçekleri söylerken faşist damgası yiyiyoruz, ancak batı yıllardır milleti uyutuyor ve kimseninde sesi çıkmıyor, sesi çıkanlarada gereken dersler veriliyor. 'Diyelim ki gerçekten Ön Türklermiş, ee ne önemi var ?' diyenlerede anlam veremiyorum. Bu kadar mı pervasız olunur ? Yani bir bilim dalıyla ilgilenmiyorsan ve uğraşmıyorsan o konu hakkında hiç bir yorumda bulunma. Ki başka bir millet kendilerine ait böyle birşeyi bulduğunda hemen propagandasını yapardı. Bizler bırakın propaganda yapmayı, gerçeği söyleyenlere küfür ediyoruz.

Benim siyasi görüşüme gelirsek, Hacı Bektaş Veli gibi '72 millete bir nazarla bakın' diyen bir ulunun sözleriyle yoğrulmuş bu topraklarda başka milletlerden ve kökenlerden nefret etmek kadar büyük hıyanet olamaz. Ancak bu, tarihi gerçekleride söylemeyeceğimiz anlamına gelmemektedir. 

İmparatorluk Olma Yolunda Roma - Kartaca Savaşları


Bikaç haftadır alt yapısını hazırladığım Roma'nın İmparatorluk olma yolunda ki serüvenini dün gece yapmış olduğum büyük bir atakla bitirmek üzereyim. Çok yoruldum, beynim pişmaniyeye döndü. Blog sahibemizin özel işlerinin yoğunluğu sebebiyle boş bırakmak zorunda kalmasından daha önceden planladığım şeylere hız vermek zorunda kaldım ki yorulsamda açıkçası buna değdi. Artık bittiğinde bende bir çıktısını alıp arşivime koyacağım, sizlerede tavsiye ederim.


KARTACA SAVAŞLARI (M.Ö.264 – 146)

PÖN: Phonikes kelimesinden gelmektedir. Romalılar kısaca Pön derlerdi. Kartaca şehri M.Ö.814 yılında Fenikeli Tüccarlar tarafından kuruldu.

Kartaca savaşlarına Pön savaşlarıda denir (İngilizcede 'Punic Wars olarak geçer). Pön denmesinin sebebi Kartaca'nın M.Ö.814 senesinde Phonikes (Fenikeliler) tarafından kurulması ve Romalıların bu şehre Pön adını vermesinden kaynaklanmaktadır. M.Ö.270'li yıllarda Roma Apenin yarımadasında birliğini tamamlamış, Tarentum körfezini ele geçirdikten sonra artık Messenya boğazı üzerinden Sicilya adası üzerine geçme sinyalleri veriyordu. Kartaca şehri ise uzun bir dönem Akdeniz'deki deniz ticaretini yönlendirmiş ayrıca arka tarafındaki verimli topraklarda (Nümidya) zenginleşmişti. Açıkçası iki kuvvetin karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdı. Nitekim tarihler M.Ö.264'ü gösterdiğinde Sicilya adasındaki bir Yunan kolonisinin Kartaca tarafından desteklenmesini bahane eden Roma Sicilya'ya çıkarak bu savaşı başlatmış oluyordu.

Roma tarihinde çok önemli bir yeri olan Kartaca savaşları aralıklarla 118 yıl sürmüş olup üç aşamada vuku bulmuştur.

I.KARTACA SAVAŞI:
23 yıl süren bir deniz savaşıdır. Roma'lılar deniz gücü olarak Kartaca donanmasını örnek almış ve karada güçlü olan bir orduya sahipti. Kartaca'lılar ise elbette denizde oldukça deneyimli ve güçlü idiler. Ancak savaşın sonucu Roma'nın lehine oldu. M.Ö.241 senesine kadar devam eden deniz savaşları nihayet yapılan büyük bir savaşın sonucunda Kartaca donanması yok edilmiştir. Roma'nın büyük bir savaşı kazanmasının nedeni icad ettikleri makara sisteminden kaynaklanmaktadır. Geminin orta bölümüne kurulan bir çark ve bu çarka bağlı köprü ile rakip gemilere asker sevkiyatı bu savaşın kaderini belirlemiştir.

II.KARTACA SAVAŞI: I.Kartaca Savaşından sonra Kartaca'lılar Akdeniz'deki egemenliğini kaybetmişti. Uzun yıllar burada ticaret yapmayı alışkanlık haline getiren Kartaca'lılar için bu durum kesinlikle kabul edilebilecek bir durum değildi. Roma'nın bu zamanlarda kuzeyde Kelt kabileleriyle savaşmasını fırsat bilen Kartaca'lılar hem Roma'dan intikam almak hem de Akdeniz'deki üstünlüklerini tekrar kazanabilmek için Hannibal komutasında İber yarımadasına çıkarma yaptılar. Böylece Hannibal'ı meşhur eden II.Kartaca Savaşı başlamış oluyordu. Hannibal'ın bu ünü ordusunda ki fillerden kaynaklanıyordu. Roma İspanya'nın doğusunda ki bir sahil kenti olan Saguntum şehrine sınır kabul edildiğini gösteren bir anlaşma teklif etse de Hannibal ve filleri Saguntum'u kısa sürede geçtiler. Roma'nın savaşmaktan başka çaresi yoktu. Hannibal'ın böyle bir strateji izlemesinin iki temel nedeni vardı:

1*Yürüdüğü bölgelerdeki halkı isyana teşvik ederek orduya katmak
2*Bu zor geçen seferinde askerlerin kaynaşmasını sağlayarak Roma üzerinde psikolojik etki oluşturmak.

Hannibal ve ordusu bir yandan zor hava şartlarıyla mücadele ederek Alp dağlarının geçitlerine ulaşmaya çalışıyor bir yandan da Roma'nın üzerinde gönderdiği ordularla savaşıyorlardı. Hannibal üç savaşta galip çıkmıştı. Bütün zor şartlara rağmen Alp dağlarının geçitlerine ulaşmayı başarmıştı. Üstelik M.Ö.216 senesinde Roma ile yapılan Kanne Savaşında Roma ordusu bir kez daha bozguna uğruyordu. Hannibal'ın davul sesleri artık Roma'dan duyuluyordu. Roma senatörleri ve halkı bir telaş içindeydiler. Fakat Hannibal'ın ordusuda çok yıpranmıştı. Üstelik İspanya'dan ve Kartaca'dan gelmesi gereken yardımlar Roma'lılar tarafından engellenmişti. Roma bu sıkıntıdan kurtulmak için önemli bir adım atarak Skipion komutasında Kartaca kıyılarına asker çıkardı. Bu gelişme üzerine Hannibal Kartaca'ya dönmek zorunda kaldı. 202 yılında Zama Meydan Savaşında Kartaca'lılar yenildi. Böylece Kartaca çok daha ağır şartlarda Roma ile anlaşmak zorunda kaldı. Hannibal ülkesini kurtarmak için Bitinya krallığına sığındı. Fakat bu da Kartaca'yı kurtarmaya yetmedi. Kartaca anlaşma gereği bütün donanma ve silahını Roma'ya teslim ediyor ve Roma'dan izin almadan hiç bir krallıkla savaşmayacağını taahhüt ediyordu. Bu Kartaca'nın fiilen varlığını korusa da bağımsızlığını kaybetmesi manasına geliyordu.

III:KARTACA SAVAŞI: Roma'lıların belleğinde bu tarihi düşmanı tamamen ortadan kaldırmak vardı. Nitekim M.Ö.149 senesinde Nümidya halkını kışkırtarak Roma, Kartaca'ya saldırmalarını sağladı. Doğal olarak karşılık veren Kartaca kıyılarına çıktı. Kartacalılar son damlaya kadar Roma ile savaştı. Ancak Roma M.Ö.146'da Kartaca'da büyük bir katliam gerçekleştirdi. Şehrin tamamı yakılıp yıkıldı. Kartaca tarih sahnesinden silindi. Sonuçta Roma batı Akdeniz'de ve K.Afrika bölgesinde tam olarak hakimiyet kurmuştu. Şimdi sıra doğu Akdeniz'de idi.

Roma'da Cumhuriyet Teşkilatının Kurulması Ve Sosyal Sınıfların Mücadelesi


ROMA'DA CUMHURİYET TEŞKİLATININ KURULMASI VE CUMHURİYET TEŞKİLATI


Roma'nın ileri gelen aileleri Etrüsk krallarını ülkeden kovmakla artık krallık sistemine son vermiş oluyorlardı. İşte bu Patriciler kendi anlayış ve isteklerine göre bir hükümet kurdular. Bu hükümet rejiminede devlet idaresinin yalnızca kralın yetkisinde olmadığı ve devlet idaresinin bütün vatandaşları ilgilendirdiği fikri esas olarak kabul edilmiş ve bu yönetimde Latince Respuplica olan Cumhuriyet adı verilmiştir.

CONSÜLLÜK: Yeni rejimde en yüksek iktidar ve icra yetkisi Consüllük (Consülatüs) makamında idi. Fakat bu yetki tamamen sınırsız değildi. Bu sınır kendisini üç asıl noktada göstermekteydi.

1*Bu idari sistemle müşterek iktidar oluşumu vardı. Yani idare ek bir şahsın eline bırakılmış değildi. Aynı yetkiye sahip Consül adı verilen iki kişinin ortak idareyi idame ettirmesi zorunluluğu vardı. Ancak bu model ilk defa Roma'da değil Eski Yunan'da Sparta'da ortaya çıkmıştı. Burada esas olan konu Consüllerin birbirine itiraz hakkı bulunmuş olmasıdır.

2*Consüllerin görev süreleri kısıtlanmıştır. Süresi dolan Consüller görevden çekilirdi.

3*Sınırlama görevleri bittikten sonra haklarında dava açılabilirdi.
Consüller, Comitte Curia tarafından 1 yıllığına atanırdı. Yetkileri çok genişti. Devletin günlük işlerini görürlerdi. Senatus, Curia ve Centuria meclislerini toplantıya çağırırlardı. En yetkili kişi şahıslardı. Yani başyargıçlardı. En önemliside ordunun sevk ve idaresinde en yetkili kimselerdi. Bunların yardımcıları vardı. Hukuki danışmanına Practor, mali danışmanına Qastor ve dini konularda başrahip konumunda Pontifex Maximus adı verilmekteydi.


CURİA VE CENTURİA MECLİSLERİ

Roma'da memurlara emir verme İmperium yetkisini aslında toplumun kendisi vermekteydi. Yani onların Centuria meclisinde halk tarafından seçilmesi gerekiyordu. Bir başka ifadeyle Roma'da iki meclis bulunmaktaydı. Bunlardan bir tanesi yalnızca Patricilerin katıldığı Curia meclisi (30 Kişi) ve Patricilerle birlikte Pleplerin katıldığı bir halk meclisi olan Centuria Meclisi (Comite Centuria) bu meclis 193 kişiden oluşmaktaydı. Üyeleri servet esasına göre belirlnemekteydi. Yani bu meclise girecek Pleplerin varlıklı olması gerekiyordu.Centuria Meclisi memur seçimi, kanun hazırlama, savaş açmak, barış yapmak ve en önemliside Consulleri seçmek gibi geniş bir yetkiye sahipti.

Senatüslerin krallık zamanında ancak istişari mahiyette bir organ olan (Yaşlılar Meclisi) Senatüs yeni rejimin kurulmasında önemli bir rol oynadı. Böylece çok geniş bir iktidar oteritesi kazandı. Senatüs artık iç ve dış işlerini çevirmeye bilhassa asker toplamaya ve devletin mali işlerini kontrol etmeye başladı. Senatüsün verdiği kararlar kanunlaşmasında Consüller bu kararları uygulamak zorunda kaldılar. Ayrıca Senatüs, Centuria Meclisinin aldığı kararları veto etme yetkisine sahip oldu. Roma'da Senatüs olabilmek için en az 1 milyonluk Sessertius sahibi olmak gerekiyordu. Bunların sayısı başlangıçta 300 iken daha sonra 600'e çıkmıştır.

DİKTATÖRLÜK: Roma aristokrasisi devletin bu en yüksek makamının yetkisini sınırlayacak muhtemel bir Tiran'ın (Zorba Hükümdar) bütün tehlikesini ortadan kaldırmış bulunuyordu. Diğer taraftan yeni rejim olağan üstü sıkıntılı durumlarda devletin bütün güç ve araçlarını geçici bir zaman için tek bir elde toplamak mecburiyetini hissettmiş bunun için geniş zamanlarında Senatüsün kararıyla Consullerin biri tarafından tayin olur ve yalnız başına hükmeder. Fakat bu süre 6 ay içindi. Diktatör yaptığı işlerden hiç bir zaman sorumlu tutulmazdı. Diktatör işe başlayınca Consüller onun emri altına girerlerdi. Kendine yardımcı olarak yine kendisinin seçtiği bir süvari alayı bulunuyordu. Roma tarihinden örnek verecek olursak Sulla ve Caesar'dır.


ROMA'DA SOSYAL SINIFLARIN MÜCADELESİ

M.Ö.5. ve 4.yy. Patrici – Pleb mücadelesi şeklinde geçmiştir. Bilindiği üzere Patriciler imtiyazlı sınıfı oluşturmaktaydı. Roma'yı yöneten asıl sınıf bunlardı. Seçme seçilme hakkı, ticaret yapabilme gibi temel hak ve hürriyetler Patricilere özdü. Plebler ise bu hakların tümünden mahrumdu. Ne memur olabiliyorlardı, ne ticaret yapabiliyorlardı, ne de Patrici sınıfından biriyle evlenebiliyorlardı. Kısacası Patrici ve Plebler arasında büyük bir uçurum vardı.

M.Ö. 5. yy. aynı zamanda Roma'nın dış tehditler aldığı ve savaşlarla dolu bir yüzyıldı. Roma'daki sistem değişikliği iki büyük dış tehlikeyi beraberinde getirmişti. Bu tehditler Pleblerin mücadelesini başlatmalarına neden olacaktı.

1*Son Etrüsk kralı Tarqiunus Superbus ve yandaşları eski krallık sistemini yeniden getirmek için planlı bir harekete geçtiler. Ancak Roma'nın ileri gelenleri bu mücadeleye karşı tepki gösterdiler. Öyleki Consül İunus Brütüs bu oyuna katılmış olan kendi oğlunu bile idam ettirmek zorunda kaldı. Neticede Roma'lılar kesinlikle bir krallık rejimine dönmemeye çok kararlıydılar. Böylece Etrüsk varlığı Roma içinde eridi ve tarihten silindi.

2*İkinci büyük tehlike ise; Roma'ya bağlı olan Latium şehirleri ile Apenin yarımadası, bilhassa orta kesimde varlıklarını sürdüren Aaquler, Veiiler, Volkslar, Sabinler Roma'ya karşı bir mücadele başlattılar. Roma bir asır kadar bu halklarla savaşmak zorunda kaldı. İşte bu savaşlar zaten kötü durumda olan Plepleri iktisadi bakımdan daha da kötü bir duruma sürükledi. Fakat bu durum dünyada ilk kez bir demokratik cumhuriyet olma sürecini başlatacaktı.

PATRİCİ – PLEB MÜCADELESİ: Roma'da cumhuriyetin teşkilatına bakıldığında asıl imtiyazlı kısımın Patriciler olduğu hemen göze çarpmaktadır. Devlet içinde bütün hukuktan yalnız bunlar faydalanıyor, Senatus'ta yalnızca bunların dediği oluyordu. En zenginlerin çoğunluk teşkil ettiği Centuria meclisine yalnız onlar söz geçirebiliyordu. Yani Pleblerle aralarında her bakımdan derin bir uçurum vardı. Patricilerle Plebler sanki ayrı birer halk zümresi idiler. Aralarında hala evlilik söz konusu olmuyordu. Üstelik Roma'lı patriciler, İtalya'nın diğer şehirlerinden gelen asilleri bile aralarına almayarak onlara pleb muamelesi yapmışlardır. Diğer taraftan Roma'da pleblerin sayısı giderek arttığı gibi aralarında zenginler de türüyordu. Ayrıca onlar hem savaşa gidiyorlar hem de vergi veriyorlardı. Ancak, siyasi haklardan faydalanamıyorlar ve geneli iktisadi açıdan sıkıntı içinde idiler.
Patricilerle, plebler arasındaki bu sosyal farklılık, bilhassa iktisadi sıkıntıların katılmasıyla da, büyük bir sosyal bunalıma neden oldu. Bu bunalım, patricilerle plebler arasında yaklaşık iki asır kadar sürecek ve neticede iki sınıfın birbirine eşit olmasını ve demokratik bir cumhuriyet rejiminin kurulmasına neden olacak bir mücadele devri yarattı.
İki sınıf arasındaki ayrılık ve anlaşmazlık, Roma'nın zaptettiği memleketler halkının Roma'ya gelmesi ve bunların pleb sınıfına alınması neticesinde büsbütün artmıştır. Çünkü fakir Plepler ekonomik durumlarının düzeltilmesini isterken, zengin plebler patriciler gibi, yüksek devlet memurluklarına, rahipliklere seçilmek, patricilerle evlenebilmek ve ticaret yapabilmeyi istiyorlardı. İşte bu sebeplerden dolayı devlete karşı ayaklanmaya karar veren plebler, önce kendi aralarında teşkilatlanarak kendilerine mahsus bir meclis kurmuşlardır. (Concilia Plebis). Meclisin başkanına Tribunus adını vermişlerdir. Bu şekilde meşru yollarla istediklerini almaya çalışan ancak, isteklerinde başarıya ulaşamayan plebler, ikinci adım olarak topluca bir eylem kararı almışlardır. Toplu bir şekilde şehri terk ederek, Roma yakınlarındaki kutsal dağa gitmişlerdir. Efsanevi anlatımlara göre bu olay M.Ö.494'te olmuştur. Bu sırada patricilerin askeri, siyasi ve iktisadi sahada Pleplere ihtiyacı olduğu için meseleye müdahale etmişler ve pleplerin geri dönmek için ileri sürdükleri şartları kabul etmişlerdir.
Kabul edilen şartlara göre, fakir pleblerin borçları bağışlanacak ve borçlarından dolayı köleliğe düşmüş olanların hürriyetleri iade edilecekti. Bundan başka plebler, kendi aralarında pleblerin çıkarlarını koruyacak iki memur seçebileceklerdi. (Tribuni Plebis). Her sene pleb meclisi tarafından yeniden seçilecek olan pleb Tribunların sayısı başlangıçta iki olarak tespit edilirken, bu sayı M.Ö.5.yy. ortalarında 10'a çıkacaktı.

Pleb meclisinin Roma teşkilatında bu şekilde yer alması, patrici hakimiyetine ilk darbeyi vurmuştur. Buna karşılık patriciler bazı tedbirler almaya başlamışlar ve dışarıdan Roma'ya gelen yabancı aileleri asil olsalar dahi pleb sınıfına almışlar ve kendi sınıflarının artık kapandığını ilan etmişlerdir. Bundan başka Tribunluğu kaldırmak içinde teşebbüse geçmişlerse de başarı sağlayamamışlardır. Neticede plebler artık kısmen de olsa idareye ortak olmuşlardı. Bu ilk uzlaşmalara rağmen iki sınıf arasındaki mücadele uzun bir dönem devam etti. Kısacası plebler tamamıyla eşit haklara sahip olmak istiyorlardı. Bununla birlikte Pleblerin yararına olan bazı bazı teşebbüslerin patriciler tarafından yapıldığını görüyoruz. Mesela, M.Ö.486 senesinde Consul Spurius Cassius (kendisi daha sonra kral olmakla suçlanıp idam edilecektir.) devlete ait toprakların fakir pleblere ile müttefik Latinlere dağıtılmasını ön gören bir kanun tasarısını meclise getirmiştir. Ancak diğer consullerin karşı çıkmasıyla bu gerçekleşmemiştir. M.Ö.462'de ise Pleb tribunu olan Terentilius Arsa'nın Roma'nın yürürlükte olan örf ve adet kanunlarını yazı ile tespit etmek üzere bir komisyon teşkil edilmesi hakkında yaptığı teklif, patricilerin şiddetli muhalefeti karşısında reddedilmiştir.

DECEMVİRLER VE 12 LEVHA KANUNLARI: Bu tarihten 10 sene sonra aynı mesele yine gündeme gelmişti. Zira bu tarihe kadar Roma'da yazılı kanunlar mevcut olmadığından örf ve adete göre hareket edilirdi. Fakat, atadan kalma bu gelenekleri yalnızca büyük geçmişi olan asil patrici ailelerine mensup olanlar biliyordu. Bundan dolayı Patiriciler bu örf ve adet hukukunun yazı ile tespit edilmesine mümkün olduğu kadar uzun bir süre karşı koymuşlardır. Fakat, bir taraftan da sıralarda yapılmakta olan dış savaşlar nedeniyle, nihayet Patricileri yumuşatmış ve M.Ö.450'de kanunları yazmak üzere 10 kişilik bir komisyonun kurulmasına karar verilmiştir. Bu kanunlar hazırlanırken bütün idari mekanizma durmuş ve consullük bütün yetkilerini bu komisyona devretmiştir. Kanunlar, 12 madeni veya tahta levha üzerine yazılmış ve meclisin onaylamasından sonra, herkesin görülüp okuyabilmesi için Forumda bir yere asılmıştır. Bu kanunlarda, aile hukuku, veraset hakkı, borç ve ceza kanunları hakkında hükümler vardı. Sonuçtan bundan böyle, her pleb vatandaşı haklı olup olmadığını görebilecek, bu da Patrici memurların keyfi hareketlerini frenleyecekti. Bu bakımdan 12 Levha Kanunları Roma hukukunun esasını teşkil etmiş ve sonraki nesiller bunları gençlere öğretmek maksadıyla kanunları okul kitaplarına geçirmişlerdir. Ancak bu kanunlarda Pleblerin ticari özgürlüğü ve patricilerle evlenme müsadesi yoktu. Bu durum kısa bir zaman sonra iki sınıf arasındaki çekişmeyi yeniden canlandırmış ve ayrıca Decemvirlerin iktidarı bırakmaması nedeniyle de plebleri ikinci defa isyana teşvik etmiştir. Bu isyan hareketiyle Decemvirlik kaldırılmış ve L.Valerius ile M.Horatius Consulluk makamına seçilmişlerdir. Bunlar iç huzuru temin etmek için kendi isimlerini taşıyan üç yeni kanun daha çıkarmışlardır.

1*Concilia Plebis'in aldığı kararlar, Patrici meclisinin aldığı kararlara eşit olacak.
2*Provocation, yani vatandaşların itiraz ve temyiz hakkı yeniden iade edilecekti.
3*Pleb Tribunların dokunulmazlıkları kısmen tanınacaktı ve sayıları 10'a çıkarılacaktı.

Bundan sonra uzlaşmak hususunda atılan adımlar birbirini takip etmiş ve M.Ö. 445 yılında Pleb Tribunu C.Canuleius'un Pleblere, Patricilerle evlenme müsaadesi tanıyan kanunu kabul edilmiştir. Bu birleşme neticesinde doğan çocuklar babanın mensup olduğu sınıftan addedilecekti. Bu kanunun kabulü, sosyal hayatta büyük bir önem taşımasına rağmen, halkın yalnız küçük bir kısmı üzerinde tesir bırakmıştır. Çünkü, pleblerin yalnızca bazı zengin aileleri, asil patricilerle evlenebilmiştir.

Bu gelişmelere parelel olarak sadece pleblerin katıldığı pleb meclisine (Concilia Plebis) patriciler de katılmaya başladı. Bu Roma'da yeni bir meclisin doğması demektir. Bu meclise Patrici – Plep ayrımı gözetmeksizin bütün Tribuslar katıldığı için Comitia Tributa (Halk Meclisi) denildi.(M.Ö.447).

Bu meclisin Centuria meclisinden farkı şuydu: Centuria meclisinde üyeler zenginliklerine göre oy kullanabiliyorlardı. Halk meclisinde ise, zenginlik fakirlik farkı gözetilmeden patrici-plep bütün Romalılar oy kullanabiliyordu.

Netice itibarıyla Roma'da V.yy.'da cumhuriyet iç tarihi baştan itibaren Patrici ve Pleb denilen iki halk zümresi arasındaki tezatların düzeltilmesi hareketleriyle dolu bir mücadele devridir. Fakat bu yy.'lın sonunda da bu sınıf mücadelesi bitmeyecek ve IV. yy.'la akacaktır. Zira, Roma tarihinde Galler Felaketi olarak tanınan sıkıntılı dönem Pleblerin statülerini ciddi ölçüde sarsacak ve bu sosyal ayrımın ortadan kaldırılmasını zorlaştıracaktı.

Ancak, IV.yy.'da çıkartılan Licinius – Sextius ve Publilius Philo kanunları ile borçlar hukuku, devlet arazisinin taksimatı, pleblerin siyasi istekleri ve memur olma talepleri ile ilgili sıkıntılar ortadan kaldırıldı. Bu yüzyıl boyunca devam eden bu iç çekişme nihayet Hortensius kanunları ile son buldu. Buna göre, Comitia Tributa, Comitia Centuria ile tamamen eşit hale getirildi. Bundan sonra her iki meclis çeşitli halklarla yan yana yaşamakta devam ettiler. Eskiden yüksek memurların seçimi, savaş ve barışa karar verme, kanun tasarıları üzerinde oy verme hep Comitia Centuria'da, daha aşağıdaki mertebedeki memurların seçimi ise, Comitia Tributa'da yapılırdı. Şimdi Comitia Tributa kanun yapma hakkını da aldı ve bunu çok daha enerjik bir surette kullandı.

20100201

Antik Roma Tarihi - Roma'da Toplum Ve Devlet

Roma'da ki Pantheon Tapınağı - Daha sonra Kilise'ye çevrilmiştir.


ANTİK ROMA'DA TOPLUM VE DEVLET

Roma toplumu esas itibarıyla İtalik'lerden oluşmaktadır. Her ne kadar Etrüsk Krallığı, Roma'nın siyasi, kültürel ve ekonomik hayatında çok önemli etkiler yapmış ve kurucu unsur olmuşsa da bu Roma'nın Etrüskleşmiş olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki Latince'nin esas dil olduğu anlaşılmakta bunun yanında sosyal ve siyasi hayatta Latin karekteri bariz bir şekilde görülmektedir.

ANTİK ROMA'DA AİLE

Roma ailesi aile reisi olan babanın başkanlığı altında (Paterfamilius) karısı, çocukları, gelinleri ve torunlarından oluşmuş bir topluluktur. Bu ailede erkek evlatlar çoluk çocuk sahibi olsalar dahi yine babanın emri altında idiler. Kız çocukları evlendikleri takdirde babanın emrinden çıkarlar ve karıştıkları ailenin reisine tabi olurlardı.Roma ailesinde babanın mutlak bir otoritesi vardı. Evde adeta bir kral gibidir. Baba için aile bireylerinin sermaye olarak kullanılması söz konusu idi. Karısı ve oğlunu köle gibi satabilirdi. Oğulları en yüksek memurluğa çıksalar dahi baba hayatta iken hiç bir servet sahibi olamazlardı. Baba aynı zamanda bir hakim gibi aile içersindeki olaylarda tek yetki sahibi idi ve cezai yaptırımlarda sınırsız yetkiye sahipti. Reşit olmuş oğluna ölüm cezası bile verebilirdi. Roma aile eşrafının babanın elindeki bu hayatla ölüm hakkından kurtulması için epey bir zaman geçmiştir.Bu yapının Roma toplumuna faydası ise; Roma toplumunda, babanın kayıtsız şartsız hükmetmesi toplum hayatını sıkı bir düzen ve mutlak bir otorite altında örf ve adetlerle daima canlı ve sıcak tutulmasını sağlamıştır. Zira eski Roma hayatının en esaslı amaçlarından biri Romalıyı yüksek bir otoriteyi tanımaya, itaat etmeye ve emretmeye alıştırmasıdır. İtaat fikrini benimseyen aile atmosferi içinde yetişmiş Romalı böylece devletin memurlarına ve kanunlarına kayıtsız şartsız hizmete ve itaate daha küçük yaşta alıştırılmış olurdu. Bunun haricinde Roma ailesinde kan bağı olmayan başka bireylerde vardı. Bunlar yanaşmalar (Client) ve köleler (Servus) idi. Yanaşmalar fetihler yada istilalar sonucu ele geçmiş olanlar ve ya borcu yüzünden vatandaşlık haklarını kaybetmiş, borçları karşılığında çalışmayı taahhüt eden kişilerdi. Elbette bunlar tek yetkili aile babasının koruması ve mülkiyeti altında idi. Latince buna Patronus denir. Bu insanlar çalışarak bazı mülk sahibi olabiliyorlar hatta öz mülkleri satın alabiliyorlardı. Köleler ise vatandaşlık haklarından yoksundu, bunlar tarlalarda işçi olarak çalıştırılmaktaydı.

GENS BİRLİĞİ: Roma ailesinin genişlemesi ile birlikte aileden daha büyük bir birlik olan Gens (Klan) meydana gelmiştir. Gens bir çok aileden oluşan bir birlikti. Her Romalı kendi isminden başka mensup olduğu Gens'in adını da söylerdi. Çünkü Gens üyeleri (Gentiles) kendilerinin ortak bir atadan çıktıklarına inanırlar ve bunu kutsal sayarlardı. Genslerin ortak bir mezarlığı da vardı. Bunlar muhtemelen eskiden beri aynı araziyi işlemişler ve müşterek tasarrufta bulunmuşlardı.

CURİA BİRLİĞİ: Genslerden daha büyük bir birliktir. Bunlarında kendilerine ait ortak yükleri ve tapınakları vardı. Azaları birlikte yemek yerler, ibadet ederler ve meclise giderlerdi. Ancak Curia ailesi'de Gensler gibi kan akrabalığına dayanan bir birlikti. Aile ve Gens sosyal bir gruplaşma olmasına rağmen Curia mahalli ve siyasi bir gruplaşmadır. Bunlar Roma'nın sosyal ve siyasi düzeninde oldukça önemli rol oynamışlardır. Roma toplumunun asıl unsurunu oluşturmuşlardır. Çünkü Curia'lar Roma'nın en eski meclisi olan Curia Meclisi (Comitte Curia)'nin de bir oy verme birliğiydiler. Yalnız her vatandaş değil bir tek temsilcisi Curia Temsilcisi oy verebilirdi. Ayrıca orduya bu birlikler içinden asker alınırdı. Kısacası Roma toplumu siyasi ve askeri idaresine bu Curia birliklerinden gönderilirlerdi. Bundan dolayıdır ki Roma'da tüm kutlu vatandaş Curia'lı olarak adlandırılırdı.

TRİBUS BİRLİĞİ
: Roma toplumunun en büyük birliğidir. Her Tribus'un kendi rahipleri ve Tribus denilen başkanları vardı. Eski Roma toplumunda Tribusların sayısı bilinmemekle beraber Roma tarihçileri bunları üç tane zikreder. Tribus Birliği 10 Curia'dan her bir Curia'da 10 Gens'ten oluşurdu.

PATRİCİLER:
Eski Roma'da asıl halk grubunu oluşturan kesimdir ve yalnızca bunlar vatandaşlık ruhuna sahiptir. Ticaret ve mülkiyet hukuku, eşitliğe dayanan evlenme hukuku, aktif seçim hukuku, memur seçilme ve memurluk yapma tam olarak bunların imtiyazı altında idi. Mecliste ve devleti idarede yalnız bunların söz hakkı vardı. Orduda bunlar tam yetkili idi. Büyük çoğunluğu geniş arazi sahibi olan bu tam hukuklu vatandaşlara “baba oğulları” anlamına gelen “Patricus” denilmekteydi.Yani bir çeşit Roma Burjuvazi'si idiler.

PLEPLER:
Eski Roma'da hiç bir hukuku bulunmayan insanların haricinde bir de Plep denilen vatandaşlık hukukunun ancak bir kısmına sahip olan bir halk zümresi bulunmaktaydı. Plepler ticaret ve mülkiyet hukukuna sahip bulunuyorlardı. Ancak eşitliğe dayanan evlenme hukukuna sahip olmadıklarından Patricilerle evlenemiyorlar, askere alınmıyorlardı. Ayrıca siyasi haklarından mahrum idiler. Yani ne seçilebiliyorlar ne de seçebiliyorlardı. Genellikle taşrada yaşıyorlar ve Roma'da “Pomerium” dışında oturuyorlardı. Pomeriuma yaklaşmaları söz konusu bile değildi.

KRAL

Patrici ve Plep şeklinde ikiye ayrılan Roma halkının yaşadığı Roma devleti krallık rejimi altında bulunan bir şehir devleti konumundaydı. Ancak bu devlette teokratik bir düzen yoktu. Çünkü burada Kral Tanrı veya Tanrı'nın vekili değildir. Diğer taraftan Kral devletin siyasi, askeri, adli ve dini şefi idi. Kralın bu yetkileri ise onun tam hukuklu vatandaşlarından aldığı bir emretme kudretine dayanıyordu. Ancak Roma'da kral verasetle devletin başına geçmezdi. İhtiyarlar meclisinin (SENATUS) teklifi ile Curia meclisi tarafından seçilir ve kendisine emretme yetkisi verilirdi. Kral yapamayacağı işlerde Senatus'a danışırdı. Öldüğü zaman yenisi gelinceye kadar her 5 gün için bir geçici Kral atanırdı.

ORDU TEŞKİLATI

Eski Roma'da ordu, şehirdeki üç Tribustan toplanan askerlerden oluşurdu. Ordu her biri binlerce kişilik üç Legio'ya ayrılırdı. Asıl sınıfı piyade teşkil ediyordu. Ayrıca süvarilerde vardı. Bunların her birinin başında komutanlar, bunların üzerinde de Kral bulunuyordu. Ancak ilerleyen zamanda giderek büyüyen ordunun teşkilatında bazı değişiklikler ve ilaveler oldu. Legioların sayısı dörde çıkarıldığı gibi Legio içersindeki asker sayısı 4200'e getirildi. Legiolardan ikisi nispeten genç askerlerden oluşurdu ve bunlar seferi hizmetler için dışarıda kullanılırken diğer ikisi daha yaşlı askerlerden kurularak şehir savunması için şehirde tutulurdu. 4 piyade Legiosu yanında bir de en zenginlerin verdiği 1800 kişilik süvarı kuvveti mevcuttu. Bu suretle son Etrüsk kralları zamanında Roma'nın askeri kuvveti 20.000 kişiye ulaşmış bulunuyordu.

DİN

Roma'lılar doğadaki olayların hepsini diğer eski çağ toplumlarında olduğu gibi Tanrılarla ilişkilendirmişlerdi. Başlangıçta Etrüsk etkisinde kalan Pagan din anlayışı fetihlerden sonra, yani ülkelerin kültürleriyle tanışınca buralarda yaşayan halkların dini inançlarındanda etkilenilmiştir. Mesela Fenike, Frig ve İran halklarının Tanrılarını kendi Panteonlarına dahil etmişlerdir. Ancak Roma halkı en çok eski Yunan dininden etkilenmişti. Mesela eski Yunanın en büyük tanrısı Zeus = Jüpiter, Zeus'un karısı ay tanrıçası Hera = Junon, akıl ve zeka tanrıçası Athena = Minerva şeklinde Roma dini hayatında temel oluşturan tanrılar olmuştu. Roma'lılarda bütün ilk çağ toplumları gibi fala inanmak, kuşların uçuşu veya kurbanların iç organlarının dağılışına bakarak ileriyi görmek gibi inançlara sahiptiler. Falcılıkla birlikte büyücülük Roma toplumunda önemli bir yer tutmaktaydı.

Yeni Osman Gazi Heykeli

Yeni Osman Gazi Heykeli


Yıllarca halk'a yedirdikleri gerçek dışı heykel ve resimlerle milleti kendi ideolojilerine göre politize etmeye çalışan güruha haddini günümüzde 'tarihin kutbu' olarak adlandırılan ve gelmiş geçmiş en büyük tarihçilerden biri olan Prof.Dr. Halil İNALCIK hoca bildirdi.


Yıllardır bilinçli bir politikayla yedirilen Osman Gazi heykeli


Önce 'Devlet-i Aliyye' kitabında Osmanlının kuruluşuna dikkat çekip, Aşıkpaşazade kaynaklarında ki kuruluş dönemi, yeri ve tarihini değiştiren hocamız, şimdide yıllardır Bursa'da ki Osman Gazi heykelini Aşıkpaşazade kaynaklarında ki tariflere göre değiştirterek gerçek Osman Gazi heykelini diktirtti. Yıllardır sakallı, cüppeli, tam bir hoca ve derviş görüntüsüyle o dönemdeki Türk geleneğini öldürüp, illa bir Emevi-Arap kültürüne dönüştürülmeye çalışılan kurucu kişi sonunda gerçeğiyle yansıtıldı. Aşıkpaşazade tarihinden yola çıkarak Osman Gazi'nin bir derviş değil, savaşçı bir Alp (Şövalye) olduğunu belirten Halil hoca'ya teşekkürü bir borç bilirim. Darısı yanlış resmedilen Osman Gazi portrelerinin başına. Ünlü ressamları Osman Gazi portresi yapmaya çağırıyorum. Çünkü, tarihi, acilen arap-emevi kültüründen kurtarmamız gerekmektedir.


Yine başımızın belası konumundaki Portre


Yeni Heykel'den bir görünüm


Antik Roma Tarihi - Kurucu Unsur ETRÜSKLER

Bikaç gün önce Roma tarihine girip gerisini getiremedim. Aslında bir gün sonrasında yazacaktım Etrüskleri, ancak, yaklaşık iki haftadır tarihçi arkadaşımla konuyu tartışıp 'kendimizce' tarafsız bir temele oturtmak için elimizden geleni yapıyoruz. Türk tarih dünyasında son on senede epey tartışılmış ve kanıtlanmış bir konu olmasına rağmen, kendi dilinin kökeninden bile habersiz Batı ve Batı'nın yandaş tarihçileri ve bunların Türkiye'de ki kendi eksenine oturttukları bitakım genç unsurları okuyup, takip ettikçe sinirlerim bozuluyor, gelecek nesiller için içim burkuluyor.

Çok sevdiğim bir söz vardır. Tarihçiler iyi bilirler. ' Tarihi olmayan milletler, Batman, Superman gibi sahte kahramanlar yaratırlar '. Nasıl ki bizde Kürşad, Bilge Kağan ve Tonyukuk, Tuğrul ve Çağrı Beyler, Mete Han ve Atatürk gibi gerçek kahramanlar var ise, kahramanı olmayan ABD gibi ülkelerin Batman, Superman, Spiderman gibi sanal kahramanlar yaratıp kendileri ve halklarını tatmin etmeye ihtiyaçları vardı.

İnternette takip ettiğim kadarıyla, bazı kavimlerin Proto Türkler, yani, Ön Türkler olmasının kanıtlanmaları sonrasında bazı Avrupa fetişisti olmuş gençlerin 'zaten bütün Dünya Türk', 'size göre Tanrı'da Türktür' vs. gibi dalga geçip, bir kavmin, bilimsel bir çerçeve etrafında kendi atalarını aramasına 'faşistlik' diyen bu güruh, elbetteki faşisttir, kendilerine demokrat diyen bu topluluk, elbet 'azgın demokrat' tır. Hoş, memleketimin kendilerini 'milliyetçi' diye niteleyen gençleri bile Amerikan popülizmi ile etle tırnak gibi olduklarına göre, kendilerini liberal solcu (bu ne demekse)-demokrat diye niteleyen 'emperyalizmin kendi eksenine oturttuğu' günümüz gençlerininde bu yaklaşımları çok normaldir.

Artık eleştiri ve özeleştirimizide yaptıktan sonra konumuz olan 'Etrüskler' e gelelim. Geçen sene Etrüsk mezarlarından alınan dokularla Anadolu insanının Dna yapısı %97 oranında benzerlik göstererek ,tarihin babası sayılan Heredotes, namı diğer Heredot'un, Etrüsklerin Anadoludan şimdiki İtalya'ya göç ettiği tezi doğrulandı. Bu tezin kanıtlanması Türk tarihi açısından ve Avrupa tarihinin çöküp yeniden bir tarih yazılması bakımından değerini anlatmam için kelimeler yetmez. Bilindiği gibi Etrüskler, Roma'nın kurucu unsuru, Roma'ya medeniyet getiren,şuan Modena, Parma vs gibi yerlerde yaşayan, Roma'nın şuan ki görsel yapısını oluşturan ve yaşayış bakımındanda kadın, erkek eşitliğini savunan çok çok çok önemli bir topluluk. Yıllardır bize 'siz medeni değilsiniz, bizler medeniyiz' diyen batı tarihinin çökmesi bakımından, kanıtladığımız konuyu, tarih platformlarına taşıyıp desteklemeliyiz ki unutulup gitmesin. Bu tez Türklerin 'Türk' ismini kullanmadan önceki Proto Türkler-Ön Türkler soyağacını, Türk kavminin atalarının kimler olduğu konusunda hayati önem taşımaktadır. Bu dünya tarihinin yeniden yazılması anlamına geldiği gibi, yıllarca ota-boka hiç bir tarihi kanıt sunmadan Hint-Avrupa kökenli diyen Batı tarihçiliğinin yalancı yüzünüde gözler önüne sermektir. (eleştiriye el' an devam ediyorum, sinirim geçmedi)


Etrüsklerin Ege'den (Anadolu'dan) göç ettiği zaman, Anadolu'da ki Lidyalılar unsuruna baktığımızda, İskitlerin Lidyalıların Ataları olduğunu, İskitlerin atalarınında Sümerler olduğu (ki İskitlerin herşeyiyle Türk olduğunu kabul etmek için kısaca incelemeniz bile yeterli), Türklerin, İskit ve Sümerler olduğunun neredeyse kanıtlandığını bu konuları takip edenler bilirler. Bu anlattığım unsurların birbirleriyle bağı bir soy ağacının ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Bizler için hayati öneme sahip olan Sümerleri araştırmak, öğrenmek isteyenlere ünlü sümerolog Muazzez İlmiye ÇIĞ hocanın kitaplarını ve makalelerini önerebilirim.


ETRÜSKLER

Etrüsklerin İtalya'ya geldikleri zaman hakkında kat'i bir tarih yoktur. Fakat genel olarak M.Ö.10. ve 8.yy.'lar arasında ve çeşitli dalgalar halinde gelerek Batı İtalya'da bu sırada Umbralar oturmakta olduğu ve kuzeyde Arnus, doğu ve güneyde Tiber nehirleriyle sınırlanan, batısında ise Tyrren denizi bulunan bölgeye yerleştikleri ve Umbra'ları da sonraki Umbria bölgesine ittikleri kabul edilmektedir. Etrüsklerin bu kısıma yerleşmelerinde muhakkak ki; bölgenin maden bakımından çok zengin oluşu önemli bir rol oynamıştır.

Grekler, Etrüskler'e Tyrrhenler veya Tyrsenler; Romalılar ise Tusci (Tuscalar) veya Etrusci (Etrusklar) adını vermişlerdir ve bu yüzdendir ki, İtalya'ya yerleştikleri bölge evvela Etruria daha sonra Toscana adını almıştır. Etrüskler ise kendilerine Rasenna adını vermişlerdir.

Romalılardan çok evvel İtalya tarihinde önemli bir rol oynamış ve siyasi bir egemenlik kurmuş olan bu kavmin kökeni hakkında bu güne dek üç görüş vardı: Bazı modern bilginlere göre, bunlar İtalya'ya kuzeyden Alpler üzerinden gelmişlerdir. Fakat bu görüş, diğer ikisi yanında önemini tamamen kaybetmiş durumdadır. İkinci görüş ise, İtalya'da Etrüskler kültürünü meydana getirenler M.Ö.3000 yıldan beri burada oturmakta olan yerli halktır. (Eski tarihçi Halikarnassoslu Dionysios da bu fikirdedir.). Üçüncü görüş ise, Etrüskler, tarihçi Heredotos'unda belirttiği gibi Küçükasya'da Lidya sahillerinden hareket ederek deniz yolu İtalya'ya gelmişler ve sonradan onlara göre isimlendirilen Etruria'ya yerleşmişlerdir. Etrüskler'leri Küçükasya ve Doğu'ya bağlayan pek çok bağ mevcut olduğu için, üçüncü görüş yukarıda belirttiğim gibi kesinlik kazanmıştır.

Roma'nın kuruluş destanı olan Romulus ve Remus destanı ile aşağıdaki heykel'de de görüldüğü gibi Türklerin Oğuz Kağan destanı aynı özellikleri taşımaktadır.

Roma'da ki Romulus ve Remus Heykeli - Roma'nın Kuruluş Destanı


Etrüskler'lerin gömme adetleri, mezar şekilleri, yarış arabaları, madenleri işleme tekniği, kuşların uçuşuna ve parlayan şimşeklere veya hayvan ciğer ve bağırsaklarına bakarak gelecek hakkında haber verme usulü (bknz.ben adamın ciğerini okurum), dilleri va daha bir çok özellik vatanlarının Küçükasya olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca elimizde bunu doğrulayan önemli bir kalıntı da vardır. Kuzey Ege'de Lemnos adasında bulunmuş ve bir savaşçıya ait bir mezar steli vardır. M.Ö.VI.yy.'la tarihlenen bu stel üzerinde savaşçıyı gösteren bir resim ve Grekçe'ye benzeyen bir yazı ile yazılmış bir kitabe vardır. Stelin Etrüskler'lerin doğuda kalmış kısmına mensup bir Etrüsk erkeğine ait bir abide olduğu genelde kabul edilmektedir.

Daha sonraki zamanlarda da Etrüskler usta denizci bir kavimdirler ve böyle bir kavim olarak memleketlerinin önündeki denize hakim olmuşlar ve bunun Tyrrhen denizi adını almasında önemli rol oynamışlardır. Bu münasebetle onların Phoika'dan gelen Greklerin Korsika'ya yerleşmelerini önlemek için, Kartaca'lılarla anlaştıklarını ve M.Ö.540 tarihli Alaia Deniz Savaşı'nı kazandıklarını görüyoruz.

İtalya'ya ilk şehir kültürünü sokan Etrüskler, siyasi, ekonomik ve teknik sahadaki üstünlükleri sayesinde bu esnada henüz bir köy hayatı yaşamakta olan İtalikleri kolayca hakimiyetleri altına almışlar ve kısa bir zaman sonra bu köyleri, kanalizasyonları, yolları, şehir kapıları, su kemerleri, tapınakları bulunan büyük bir şehir haline getirmişlerdir. İtalya'da bir taraftan madenleri işlerken, diğer taraftan özellikle bağcılık ve zeytinciliği teşvik etmişler, Kartaca, Fenike ve Ege ile ticari ilişki kurmuşlardır. Fakat İtalya'da ilk büyük siyasi kuvvet olmalarına rağmen, hiç bir zaman merkezi bir devlet kuramamışlardır. Etrüskler'in siyasi teşkilatı her biri kendi başına bağımsız ve evvela seçim ile başa gelmiş en yüksek kumandan, en yüksek hakim ve rahip olan krallar; sonra aristokratlar tarafından idare edilen şehirlerin meydana getirmiş olduğu ve daha ziyade dini karekter taşıyan bir birlikti. Birliğin başında evvela bir kral bulunurken sonra bunun yerine ismi Preator olan, fakat kral yetkisine sahip yıllık bir memur geçmiştir. Bu birliğin her yıl ilkbaharda bir bayramı olur ve bütün şehirlerin gönderdiği asil temsilciler burada toplanarak birliğe ait meseleleri konuşur, kurbanları takdim ve oyunlar tertip ederlerdi. Etruria'da bu birliği meydana getiren ve sayısı 12 olan şehirler Arretium, Caere, Clusium, Cortona, Perusia, Veii, Rusellae, Tarquinii, Vetulonia, Volaterrae, Vulci ve Volsinii adlarını taşıyordu. Bunların içinde yalnız Vetulonia ve Populonia sahil, diğerleri sahile yakın veya uzak iç şehirlerdi.

M.Ö. 7.yy. 'ın başından itibaren Etrüskler'in bir taraftan kuzeye, diğer taraftan da güneye doğru genişlemeye başladıklarını görüyoruz. Kuzeyde evvela Arnus nehrini, sonra da Apeninleri aşarak Po ovasına girmişler ve M.Ö.VI. yy.'da burada geniş topraklar işgal ederek Etruria'da olduğu gibi, 12 şehir birliğini meydana getirmişlerdir. Felsina, Parma, Modena, Mantua, Atria ve Spina, Etrüskler'in Kuzey İtalya'da kurduğu şehirlerden birkaçının adıdır.

Tiber nehrini aşıp güneye inen Etrüskler ise evvela Latium'da bazı önemli merkezleri işgal ettikten sonra daha güneye yönelerek verimli Campania toprakları üzerinde üçüncü bir 12 şehir birliği maydana getirmişlerdir ki, bu birliğin içinde Etrüskler'in Campania'daki hakimiyet bölgesinin merkezini teşkil eden Capua'nın önemli bir yeri vardır. Bundan başka Nola ve Cales de bu bölgede kurulmuş olan Etrüsk şehirleridir.

Fakat M.Ö.VI.yy.'lın sonlarına doğru siyasi, askeri ve ticari özellikteki çeşitli sebeplerin etkisi altında yavaş yavaş zayıflamaya başlamışlar ve M.Ö. 508 'de evvela Roma ve Latium'dan kovulmuşlardır. M.Ö.474'de Etruria – Campania denizyolu üzerinde onlara bir engel teşkil eden Cumae Grek şehrini almak için yaptıkları deniz savaşında diğer Grek şehirlerinin ve özellikle Skyrakusai 'ın da yardımını sağlayan Cumae'ye yenilince, Campania'daki egemenlikleri de ortadan kalkmış ve dağlık bölgeden Campania ovalarına inmeye başlayan Samnitler, buradaki Etrüsk şehirlerini birer birer işgal etmişlerdir.

Kuzey İtalya'da ise M.Ö. 5.yy. 'ın sonundan itibaren bu bölgeye giren Galler 'le çarpışmak zorunda kalmışlar ve kısa bir zaman sonra buradan da çekilmişlerdir. Böylece hakimiyetleri yalnız Etruria'da devam eden Etrüskler, daha sonraki yıllarda kuzeyden Galler, güneyden gittikçe kuvvetlenen Roma'nın hücumları neticesinde iyice zayıflamışlar ve Etrüsk şehirleri birer birer Roma tarafından zaptedilince de, Etrüsklerin İtalya'daki hakimiyetleri son bulmuştur.

20100129

Roma İmparatorluğu Tarihine Giriş


Bu aralar ciddi ve blogun bünyesi ve genel yapısına aykırı, birazda ağır konulara girdiğimin farkındayım. Fakat planladığım birkaç şeyi daha yazmadan gitmeye pek niyetim yok. İlla ki bunlarında bir takip edeni, merak edeni çıkacaktır. Hoş, çıkmasada olur, yazdıkça kendimde tatmin oluyorum açıkçası. Antik Roma Tarihi (Doğu Roma (Bizans) ve 3. Roma'ya (Osmanlı) girmeden), Moğollar ve bikaç adet daha planladığım şeyleri yazdıktan sonra, blogun çehresini pek fazla değiştirmemek için yoluma izleyici olarak devam edebilirim (yeni konular düşünmezsem). Sonuçta her ne kadar blog sahibininde söylediği gibi sadece spor blogu olmasa bile, genel yapısı itibari ile sporu ele alıyor ve gün geçtikçe tarih bloguna dönmesinide istemem.


ANTİK ÇAĞ YAZARLARI

CATO (M.Ö.234 – 149): Roma'nın Latince yazan ilk tarihçisidir. Origenes adlı yedi kitaptan oluşan eserinde Roma'nın kuruluşu krallık dönemi ve Kartaca Savaşları anlatılır. Diğer eseri; Latium ve Campania bölgesinde bulunan şarap, meyve ve zeytin yetiştiriciliğini ele aldığı De Agri Cultura (Tarım Hakkında) olarak bilinen eseridir.
ORNELİUS NEPOS (M.Ö.110 – 24): Biyografi yazarı olarak bilinir. 16 kitaptan oluşan eseri Devilis İllustribus (Ünlü Kişiler Hakkında)'dır.
CİCERO (M.Ö.106 – 43): Hitabet üzerine yazmış olduğu 50'den fazla metin bulunmaktadır.
VERGİLİUS (M.Ö.70 – 19): Roma'lı yazardır. Şiir kitapları bulunmaktadır. Fakat en önemli eseri Roma'nın ulusal destanı olan Aeneis'tir. 12 kitaptan oluşmakta olan kitap Aenas'ın Troya'ya kaçışından İtalya'da yeni yurt edinme süreci ve Roma'nın kuruluş yılları anlatılır.
STRABON (M.Ö.64 – M.S.21): Amasya'lıdır. En ünlü eseri 17 kitaptan oluşan Geopraphika (Coğrafya) adlı eseridir. Yunanca kaleme aldığı eserinde 12. - 14. ciltlerinde Anadolu ele alınmaktadır. Kaleme aldığı bölgelerin aynı zamanda tarihlerinden de bahsettiği için hem coğrafyacı hem tarihçidir. 47 kitaptan oluşan Tarih Notları adlı eseri günümüze ulaşmamıştır.
TİTUS LİVİUS (M.Ö.59 – M.S.17): En ünlü eseri Ab Urbe Candita'dır. Tam 142 kitaptan oluşan eseri Roma'nın kuruluşundan M.Ö.9. Yılına kadar olan dönemi inceler. Roma'nın krallık ve cumhuriyet dönemleri için önemli bir kaynaktır.
HALİKARNASSOSLU DİONYSİOS (M.Ö.30 – M.S.8 – 7): 20 kitaptan oluşan eseri Roma'nın kuruluş yıllarından I.Kartaca Savaşının başlamasına kadar olan dönemi anlatan kitabın adı Romaike Arkhailisia'dır.
PLUTARKOS (M.S.46 – 120): Bioi Parelleloi (Paralel Yaşamlar) adlı eserinde 50'ye yakın devlet adamı ve kumandanların biyografileri ele alınmaktadır. Bir Yunan'lı bir Roma'lı anlatarak kişilerin karşılaştırılması yapılmıştır. Ayrıca Etkika adlı yapıtı vardır.
TACİTUS (M.S.56 – 117): Asya valiliği yapmış olan Tacitus'un 2 önemli eseri vardır. Historice ve Annales'tir.
CASSİUS DİO (M.S.155 – 235): En önemli eseri Romaike Historia'dır. 80 kitaptan oluşan eseri Roma'nın kuruluşundan M.S. 229 yılına kadar olan süreyi kapsar.


İTALYA

COĞRAFİ FAKTÖRLER: İtalya Akdeniz'in hemen merkezinde en uzun kısmı 900 km. en geniş kısmı 200 km. olan dar ve uzun bir yarımadadır(Apenin Yarımadası). Güneydeki Sicilya adası ve diğer adalarla beraber Avrupa'dan Afrika'ya adeta köprü olmakta fakat aynı zamanda demir bir kapı gibi Akdeniz'i ikiye bölmektedir. İtalya bu durumu ile yalnız doğu ve batı Akdeniz arasında gidiş gelişi kontrol etmek imkanına değil aynı zamanda bütün Akdeniz'e hükmedebilme imkanına sahip bir bölgedir.

İtalya'nın kuzeyinde Alp dağları ve etrafında dağlarla çevrilidir. İtalya sahillerinin çok uzun olması ülkeyi denizden gelecek istilalara açık bırakmaktadır. Aynı zamanda İtalya'nın surları olarak tanımlanan Alp dağlarının iç Avrupa'ya doğru yavaş yavaş alçalması kuzeyden gelecek istilaları kolaylaştırır. Ayrıca ülkenin bel kemiğini oluşturan ve ülkeyi ikiye ayıran Apenin dağları siyasi birliğin meydana gelmesini zorlaştıran önemli bir coğrafi faktördür. İtalya'nın sahilleri doğu ve batı kısımları farklılık arz eder. Batı kısımında dağlar denize dik iner. İtalya'da az da olsa ziraate ve tarıma hayat veren Tiber nehri ve Arnus nehri Tyrhen denizine dökülür. Po ovası ise ziraat ve tarıma en elverişli bölgedir. Po nehride Adriyatik denizine dökülür.Doğudaki dağlar ise denize karşı dökülür. Adeta Adriya denizine karşı bir duvar gibidir. Dolayısıyla Sicilya, Sardunya ve Korsika adaları İtalya'nın batıya açılan kapısı gibidirler. Zaten imparatorlukta gelişimini batıdan başlatacaktır. Batı bölgesindeki insanlar denizle bütünleşmiş, sosyo ekonomik hayatları tamamen denizcilik ve balıkçılık üzerine kurulmuştur. Bu yönü ile batıda yaşayan halkların doğudakilere nazaran daha varlıklı olduğunu söyleyebiliriz.

İTALYA'NIN EN ERKEN KÜLTÜRLERİ

İtalya'nın en eski kültürleri ile ilgili bilgiler tunç çağı ile başlar. Tunç çağı İtalya'da M.Ö. 2000 yılda başlamıştır. İtalya'nın kuzeyindeki Po ovası yakınlarında Terramare kültürü olarak adlandırılan bir kültürle karşılaşıyoruz. Bu kültürü yaratan insanlar kulübelerini kazıklar üzerinde yükselen toprak platformlar üzerine inşa etmişlerdir. Bunun sebebi bahar aylarında dağlardan inen sel sularından etkilenmemek içindir. Bu insanlar ölülerini yakıyorlar ve küllerini bir çömleğe koyup evlerinin yakınlarına gömüyorlardı. (Kremasyon).

İtalya'nın daha güneyinde ise Apenin kültürü olarak bilinen diğer bir kültürle karşılaşılmaktadır. Bunlar yarı göçebe olup hayvancılıkla uğraşırlardı. Mağara veya kulübelerden oluşan evlerde yaşıyorlardı. Ölülerini gömüyorlardı (İnhumasyon). Tunç işçiliğiyle çanak çömlek yapımında ileri düzeydeydiler. Muhtemelen bu insanlar Hint – Avrupai bir dil konuşuyorlardı.

20100127

Mete Han Biyografisi

Söğüt-Bilecik'te ki Mete Han Büstü

Gazi Üniversitesi Tarih bölümünde okuyan kardeşim Tamer Yılmaz ÖZTÜRK ile beraber genel ve kısa olarak hazırladığımız, Çin kaynaklarında geçen, tarihi bazı siyasi ideolojilere mal etmek isteyenlere karşı yazdığımız Mete Han'ın bilimsel biyografisini sizlerle paylaşmak istiyorum.


METE HAN (M.Ö. 234-M.Ö. 174)

Türk göçlerinin doğu yönünde devam ettiği asırlarda Çin'de kurulan Chou Devletinin (M.Ö.1050 – 256) Türklerle ilgisi üzerine dikkat çekilmiş, hükümdar sülalesinde Gök dini, güneş ve yıldızların kutlu sayılması gibi inançlarla, askeri kuvvette harp arabalarının bulunması, devletin daha çok Türklerle meskun bölgede (Şen-si, Kan-su) kurulmuş olması çeşitli ilim dallarından bazı bilginleri bu hanedanın aslen Türk olabileceği veyahut devlette Türk unsurunun hakim bulunduğu düşüncesine sevk etmiştir. Bununla beraber, aslında daha ziyade Türk kültürü tesiri belirli bir Çin devlet ve cemiyeti gibi görünen Chou devletine ait bu faraziye kesinlik kazanıncaya kadar Asya Türk tarihini Hunlar'la başlatmamız yerinde olacaktır.

Çin kaynaklarında M.Ö.4.asırdan itibaren Türkler'le birlikte Moğol Tunguz soyundan bazı grupların başındaki hanedanı belirlemek üzere Hiung-nu diye anılan kütlenin hangi soydan olduğu konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Çin kaynaklarının bu topluluk ile verdikleri örf, adet ve ekonomik faaliyetlere ait bilgiler dikkate alınmış ve hayli ilerleyen dil ve kültür çalışmaları esas görüşü teşkil etmiştir. Yapılan araştırmaların sonunda Hiung-nu'ların büyük imparatorluğunda Türkler'in yanında Moğol, Tunguz gibi yabancı kavimlerin yer almaları tabii ise de, devleti kuran esas unsurun Türk olduğuna dair şüphe kalmamıştır.

Devletin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, ülkenin ağırlık merkezinin, Orhun – Selenga ırmakları ve kutlu başkent Ötüken havalisi idi. Hun tarihini M.Ö.4. asırdan itibaren takip etmek mümkün olmamaktadır. Hunlarla ilgili yazılı en eski vesika M.Ö.318 yılında Çin'de ki beş derebeylik ile yapılan siyasi bir antlaşmadır. Bu anlaşmadan sonra Çin üzerinde Hun baskısı artmıştır. Çinliler bu ağır baskıyı hafifletebilmek için meşhur “Çin Seddi” ni yapma ihtiyacını duymuşlardır.(M.Ö.214).

Hun Devletinin bilinen ilk hükümdarı Teoman (Tu-man)'dır. Şan-yü ve Tan-hu ünvanları ile anılan Teoman, Orta Asya'da birbirlerinden ayrı olarak yaşayan Türk boylarını birleştirerek tarihteki ilk Türk birliğini sağlamıştır. 11 yıl kağanlık yapan Teoman Şan-yü döneminde Türklerin askeri üstünlüklerinde, süvarilerin önemli bir yeri vardır.

Teoman Şan-yü'nün en büyük veliahtı Mo-tun (veya Mao-tun, Mav-dun, Me-te) idi. Fakat babası Teoman Şan-yü, Mete'nin yerine üvey oğlunu tahta çıkarmak istedi. Bu istekte şüphesiz Mete'nin üvey annesinin kışkırtmaları etkiliydi. Bu doğrultuda Teoman oğlu Mete'yi komşu kavim olan Yüeçiler (Yuezhı) ile yapmış olduğu anlaşma gereği onlara rehin olarak verdi. Ardından anlaşmayı bozarak Yüeçilere savaş ilan etti. Fakat Mete, babası Yüeçi topraklarına gelmeden kaçmayı başarmıştı. Bunun üzerine Teoman, Mete'nin emrine askeri birlik verdi. Sonunda Mete, babası Teoman Şan-yü, üvey kardeşi ve annesini öldürerek Hun tahtına çıktı.(M.Ö.209).

Mete'nin tahta çıkışı ile ilgili Çin kaynaklarında geçen hikaye dikkat çekicidir.Çin kaynaklarına göre eğer okunu bir yöne yöneltirse emrindeki askerlerin hepsi o hedefe ok atarak hemen yokederdi. Bunu sıkça yapardı. Bir gün okunu en sevdiği atına çevirdi. Askerlerinden bazıları tereddüt etti. Bunun üzerine okunu sırayla tereddüt edenlerin üzerine çevirdi. Atına ok atmakta tereddüt eden askerlerinin hepsi atılan oklarla öldürüldü. Böylece küçüklükten beri oynadığı okunu hedefe çevirme oyunu emirlerinin tartışılmazlığını da perçinledi. Bir gün emrinde demir disiplini ile yetiştirdiği 10 bin askeri varken okunu babasının üzerine çevirdiğinde askerlerinden hiçbiri tereddüt etmemişti.

Sürek avı sırasında babasını öldüren Mete, Hun hükümdarı ilan edilerek, Hun dilinde “İmparator” manasını ifade eden Tan-hu (değişik okunuşlar; Şan-yü, Şany, Tanju) ünvanını aldı. Devletini yeniden düzenledi ve kendisini iyi tanımadığı anlaşılan ve sürekli toprak talebinde bulunan Tung-hu'lara savaş ilan ederek onları perişan etti. Böylece hakimiyetini Kuzey Peçeli'ye kadar genişlettikten sonra, Orta Asya'da Tanrı Dağları – Kansu havalisindeki, Yüeçileri mağlup etti. Mete Han daha sonra, Çin topraklarına yöneldi ve üç yıl kadar sürdüğü anlaşılan (M.Ö.209 – 199) savaşlarda Ma-i, Tai-yuan bölgelerini zapt etti. Han sülalesinin kurucusu İmparator Kao-ti'nin 320.000 kişilik ordusunu, Pai-teng'de bozkır üsulü sahte ric'at gösterisi (Turan Taktiği) ile çember içine aldı. İmparator bozkır bölgelerinin terk edilmesi, yiyecek, ipek kumaş ve yıllık vergi ödemek kaydı ile ordusunu kurtarabildi.

Doğu Asya tarihinde iki büyük devlet arasında akdedilmiş ilk milletler arası mukavele olduğu belirtilen bu antlaşma ile Çin ile dostluk dönemi başlamış ve Mete Han bir Çin prensesi ile evlenmiştir. Çin'in itaat altına alınması ile Mete Han, Baykal Gölü kıyılarından İrtiş yatağına kadar olan bozkırları ve daha batıdaki Ting-lingler, bazı Ogur kolları ile meskun araziyi, Kuzey Türkistan'ı zaptetti ve oradaki Yüeçilerin komşusu Wu-sun'ları himayesi altına aldı. Bu suretle büyük Hun hükümdarı o çağda Asya kıtasında yaşayan Türk soyundan hemen tüm toplulukları tek bayrak altında toplamış oluyordu.İmparatorluk sınırları doğuda Kore'ye, kuzeyde Baykal Gölü ve Ob, İrtiş, İşim nehirlerine, batıda Aral gölüne, güneyde Wei ırmağı, Tibet yaylası, Karakurum dağları hatlarına ulaştığı bu tarihlerde Hunlara tabi olanlar arasında Moğollar, Tibetliler, Tunguzlar ve Çinliler vardı. Mete Han tarafından Çin hükümetine gönderilen M.Ö.176 tarihli mektuptan anlaşıldığına göre yalnız İç Asya'da Türk devletine bağlı kavim ve şehir devletçiklerinin sayısı 26 idi ve hepsi Tan-hu'nun ifadesi ile “yay gerenlerle tek bir aile” halinde birleşmişlerdi.

Mete Han M.Ö.174 yılında öldüğü zaman, sivil ve askeri teşkilatı, iç ve dış siyaseti, dini, ordusu, harp tekniği ve sanatı ile yüksek vasıflı bir cemiyet halinde, daha sonraki bütün Türk devletlerine örnek olan, tarihi kesin ilk siyasi teşekkülü; “Büyük Hun Devleti” kudretinin zirvesinde bulunuyordu. Mete Han zamanında kesin şeklini aldığı görülen Büyük Hun Devleti, etnik yönden ve hakimiyet anlayışı, sosyal yapısı, idari ve askeri kuruluşları, dini ve dünya görüşü ile, Türk Milletinin tarih ve kültüründe feyizli etkilerini iki bin yıl sürdüren ana kaynak durumundadır. Bu itibarla, Türk ve dünya tarihinde çok büyük önem taşımaktadır.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails